(Eki 17, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Eyl 11, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Ağu 28, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Ağu 10, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (May 21, 2020) Açıklamalar Read more...   |   

Bir devrimin ayak sesleri daha yakından duyuluyor, sayısız belirtisi artık her gün karşımıza çıkıyor. İşçiler ayaklanmadan söz ediyorlar, yoksul kitleler isyan etmekten bahsediyorlar ve bu konular artık sadece fısıltılar halinde değil, açıkça, orta yerde ve herkesin duyabileceği şekilde konuşuluyor.

Kitleler henüz sokaklarda öbek öbek toplanmıyor. Hoşnutsuzluk, kızgınlık, öfke, çaresizlik gibi bir ayaklanmanın, bir devrimin ön gününü tanımlayacak duygular henüz sokağa taşmıyor. Ama bu duyguların emekçi sınıfları, ezilen, yoksul, sömürülen kitleleri, ezilen Kürt halkını ve ulusal topluluk halklarını sardığından hiç bir kuşku yok. Birleşik devrimin bu toplumsal güçleri, bu ordusu fokur fokur, ateş üstündeki kazanın suyu gibi duruyor.

Partimiz bu toplumsal olguya uzun süredir işaret ediyor. Birleşik devrimin toplumsal güçleri bu noktaya bir günde, bir ayda ya da bir yılda gelmediler. Bu noktaya uzun yılların birikimi sonunda gelindi. Birleşik devrimin mekanizması bizzat kapitalist üretim biçimi ve tekelci sermayenin politik iktidarları tarafından yıllardır adım adım kuruluyor.

Geldiğimiz nokta artık sıradan işçilerin, sokaktaki sıradan adamın, küçük esnafın, yoksul kitlelerin ayaklanma ve isyandan açıkça söz ettikleri noktadır.

Bu noktada Leninist görüşlerin güç kazanması, yaygınlık göstermesi, farkında olsunlar ya da olmasınlar, -ki ezici bir çoğunluk farkında olmaksızın- Leninist görüşlerin bizzat kitleler tarafından dile getirilmesi kaçınılmaz olur. İşte bu noktadayız. Geniş kitlelerin ayaklanmadan, isyandan söz etmesi, “bu iş böyle gitmeyecek” demeye başlamaları Partimizin işaret ettiği yola doğru gelmeye başladıklarının açık, kesin, tartışılmaz bir kanıtıdır.

Neden böyle? Basit örnek, Partimiz, yıllardır birleşik devrimin toplumsal güçlerinin, yani emekçilerin, işçi sınıfının, bu sınıfın en yoksul kesimlerinin, işsizlerin, Kürt halkının dikkatini devrime, ayaklanmaya çekmeye çalışıyor; yaşamsal sorunların kesin ve tam çözümünün ancak bir devrimle mümkün olacağını açıklıyordu.

Partimiz bunu yaparken, sosyal reformistler ve oportünistler, uzlaşmacı bir çizgide, liberal güçlerle birlikte, kitleleri sandığa çağırıyor, seçimlerin de bir şey olduğunu vaaz ediyorlardı. Partimiz, “sandıkla gitmeyecekler” şiarıyla devrim fikrini taşımaya çalışırken onlar, “CHP Mecliste çoğunluk olsa, Belediyeleri kazansa fena mı olur” diye kitleleri doğrudan olsun dolaylı olsun CHP'yi desteklemeye çağırıyorlardı.

Geldiğimiz nokta, burjuva muhalif bireylerin dahi “sandıkla/seçimle gitmeyecekler” şiarına uygun düşünce geliştirmeye başlamaları oldu. Dün bu konuda Partimiz yalnızdı; bugün bu görüş artık yüz binler, hatta milyonlar tarafından benimseniyor. “Diktatörler seçimle gelirler ama seçimle gitmezler” sözünü artık her tarafta duymak mümkün. Kitlelerde, olayların etkisiyle gelişen bu bilinç giderek yaygınlık kazanıyor.

Sadece bu da değil. Bir devrimin gerekliliği, kaçınılmazlığı fikri de giderek, emekçi kitleler arasında yer buluyor, yayılıyor, benimseniyor. “Bu böyle gitmez”, “isyan edeceğiz”, “insanlar ayaklanacak” biçimindeki konuşmalar giderek yaygınlık kazanıyor. Emekçi sınıflar, burjuva partilerden, burjuva düzen için çözüm önerilerinden giderek uzaklaşıyorlar. Partimiz, uzun zaman önce, “Şimdi Devrim Zamanı” sloganıyla kitlelere devrim yolunu göstermişti. Bu slogan şimdi emekçi sınıfların, ezilen, yoksul kitlelerin, Kürt halkının bilincine yerleşerek ete kemiğe bürünüyor.

Bir toplumsal devrime öncülük etmek üzere yola çıkmış devrimci komünist bir parti için en önemli nokta, görüşlerinin, sloganlarının devrimin toplumsal güçleri tarafından, şu veya bu nedenle, şu veya bu şekilde benimsenmeye başlanmış olmasıdır. Bu, devrimci komünist partinin gücüne işaret eder.

Partimizin güç toplamakta olduğundan hiç bir kuşku yok. Ancak, bunun yeterli olmadığını, bu sürece büyük bir hız katmak gerektiğini de aynı açıklıkla ortaya koymamız lazım. Partimizin devrimci düşünceleri kitlelerde yaşamın, olayların etkisiyle maddi bir güce dönüşürken buna bilinçli bir ifade kazandırmak, kitlelerin yüzünü partimize çevirmelerini sağlamak yaşamsal bir önem kazanmaya başlıyor.

Neden yaşamsal bir önem kazanıyor? Çünkü bir halk ayaklanması, koşullar oluştuğunda, her hangi bir parti ya da örgütlü gücü beklemeden patlak verebilir. Tıpkı 2013 Haziran halk ayaklanmasında olduğu gibi. Ancak ayaklanmanın zafere ulaşması, yani iktidarın ele geçirildiği bir devrime dönüşmesi kendiliğinden olmaz. Bu noktada devrimci komünist partinin öncülüğü belirleyici olur. 2013 Haziran halk ayaklanması bu konuda da derslerle doludur. Bu ayaklanma, sosyal reformistlerin, uzlaşmacıların elinde bir devrime dönüşmeden bir ayaklanmanın nasıl sönümleneceğinin de örneği oldu.

Peki bir devrimci komünist partinin ayaklanmada kitlelerin öncüsü konumuna gelebilmesi için hangi koşullar gerekli? Bu koşullardan belki de en önemli olanına değindik. Bu, parti düşüncesinin, politikasının, sloganlarının yaşam tarafından doğrulandığı gibi, kitlelerin de bu düşünceleri, ister olayların öğretici gücüyle, ister propaganda ve ajitasyon faaliyetinin etkisiyle, benimsemeye başlıyor olmaları. Partimiz açısından ayaklanma, isyan düşüncesinin emekçi kitleler arasında yaygınlık kazanmaya başlaması; bu düzenden, dinci faşizmden ancak bir ayaklanmayla kurtulmanın mümkün olduğu düşüncesinin benimsenmesi işte böyle bir örnektir.

İkinci koşul ise Partinin bir güç örgütüne dönüştürülmesidir. Partimiz, kuruluşunun ilanıyla birlikte, “güçlü olmak için devrimci politikalar geliştirmek ve bunlarda ısrar etmek gerektiği” anlayışıyla hareket etti. Devrimci politik bir öz yaratmak her şeyin temeliydi çünkü.

Oportünist ve sosyal reformist hareketler ise tam tersi bir noktadan hareket ettiler. “Devrimci politikalar geliştirmek için güçlü olmak lazım” dediler. Bu yüzden örneğin, somut koşullar seçimlerin boykot edilmesini gerektiriyorsa bile, eğer yeterince güçlü değilseniz bu politikayı savunmama anlayışıyla hareket ettiler. Bu yaklaşım onları her gün biraz daha oportünizm batağına çekti. Leninist parti ise, en yalnız ve zayıf olduğu dönemde dahi devrimci politikaları savunmakta ısrar etti ve örneğin, tüm sosyal reformistlerin, oportünistlerin 1 Mayıs'ta Türki-İş'in, DİSK'in peşinde Kadıköy vb. alanlara gittikleri zamanda Partimiz Taksim Alanı'nı işaret etti.

Partimiz, güç biriktirmek ve işçi sınıfında devrimci bilinç oluşturmak için devrimci politikalarda ısrar etti. Sosyal reformistler ve oportünistler ise, “devrimci” politika yapabilmek için güç peşinde koştular. Sonuçta, devrimci dünya görüşüne ait sahip oldukları ne varsa hepsini yitirdiler.

Partimizin, “güçlü olmak için devrimci politikalar geliştirmek gerekir” şeklinde özetleyebileceğimiz yaklaşımı doğru devrimci yaklaşımdı. Bununla birlikte, devrimci politikaları geliştirmek ve savunmak, tek başına, devrimci komünist bir partinin kitlelerin öncüsü konumuna yükselmesi için yeterli değildir. Bu yaklaşım, yoğun bir pratik faaliyetle birleştirilmedikçe sonuç almaktan uzak kalır.

Devrimci politika aynı zamanda bir güç biriktirme sanatıdır. Devrimci politikaları yaşama geçirmek, kitlelere ulaştırmak, kitleleri etkilemek için Partiyi bir güç örgütüne dönüştürmek gerekir. Sınıf savaşında kitlelerin mücadelesine önderlik etmenin bir diğer koşulu işte budur.

Bugün, kitlelerin içinde içinde bulundukları maddi yaşam koşulları, örneğin giderek derinleşen yoksullaşma, çığ gibi büyüyen işsizlik, faşist baskıya, teröre karşı biriken öfke gibi daha sayısız etmen Partiyi güç örgütüne dönüştürmenin zeminini fazlasıyla olgunlaştırmıştır. Nesnel koşullar kitleleri Partinin devrimci politikalarını benimseyecek bir noktaya taşımıştır. Bu potansiyeli gerçek bir güce dönüştürmek için ne yapmalıyız?

Aslında sorunun yanıtı ortaya çıkmış gibidir. Yapılacak şey, yoksul emekçi sınıflara, işçi sınıfına, işçi sınıfının en yoksul kesimlerine, kaba bir benzetme yaparsak, semt pazarından meyve sebze toplamak zorunda kalan yoksul kitlelere gitmektir. Bir ayaklanmada, bir isyanda sonuna kadar gidecek olanlar işte bu kesimlerdir.

Emekçi sınıflara; emekçi sınıfların bu en yoksul kesimlerinin evlerine, bulundukları yaşam yerlerine, neredelerse oraya gidilmeli, onlarla yaşamın kendisi, yoksulluğun kendisi paylaşılmalı. Onlarla yatıp onlarla kalkılmalı. Onların parçası olduğumuz onlara sözde değil, yaşamın içinde gösterilmeli.

Devrimin bu toplumsal güçlerine yaşamlarında gerçek, kalıcı, kesin bir değişiminin sadece bir devrimle mümkün olduğunu anlatmalıyız. Onlarla devrim hakkında, devrimin kaçınılmazlığı, genişliği, kapsayıcılığı hakkında açıkça konuşmalıyız. Onların bizi anlamayacakları sosyal reformist bir hurafedir. Bizi en iyi anlayacak olanlar işte bu yoksul kitlelerdir.

Bu yoksul ailelere, yoksul kitlelere, onların gençliğine gidelim. Onların kapısını çaldığımızda kapılarını bize ardına kadar açacaklarından hiç bir kuşku olmamalı. Yoksul, emekçi, işçi kitleler zor zamanlarında kapılarını çalanları asla unutmazlar. İşçi, işsiz, yoksul gençlik onlara uzatacağımız eli asla havada bırakmayacaktır. Onlarla yaşamı paylaştığımızda, onlarla aynı acıları, aynı açlığı, aynı yoksulluğu paylaştığımızda, onlar da Partimize sahip çıkacak, her yerde onu koruyup geliştireceklerdir. Devrimci enerji işte bu kitlelerde var.

Eğer bu kitlelerle sağlam, güçlü, derin bağlar kurarsak yaklaşmakta olan ayaklanmada Partinin sözünü dinleyecekler ve Partiyi etkin bir güç haline getirecekler. Bundan kuşku duyulmamalı.

Günümüzün acil görevi budur; Partiyi yoksul kitleler, emekçiler, işçiler, işsiz gençlik arasında bir güç haline getirmektir. Devrime öncülük etmenin birinci koşulu güçlü devrimci politikalara, devrimci düşünceler sahip olmak ise, ikinci koşulu da Partiyi bir güç örgütüne dönüştürmektir.

Kaybedilecek zaman yoktur. Görev ve sorumluluk her Leninist’in omuzlarındadır.

Login Form