(May 21, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Nis 30, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Nis 08, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Oca 28, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Kas 18, 2019) Açıklamalar Read more...   |   

11 ay önce Heval Ceren'in karargaha gelmesiyle başlamıştı macera/serüven. Bir isteme töreni gibiydi gelişi karargaha. Serakaniye savunması için bir hazırlık çalışması üzerinde çalışıyordu Cereno. (Bu çalışma daha sonra Enternasyonal Tabur bünyesine alınacaktı.) Benim de bu çalışmada yer almamı istiyordu Hevala min. Faşist devletin savaş çığırtkanlığına karşı intişara çıkmıştı tüm Rojava. Kıt kanaat imkanlarıyla seferber olmuş Rojava için atan yüreklerdik hepimiz. Öncümüz Ceren olmuştu, taburun eski komutanlarındandı sonuçta.

Tarih Aralık 2018'di bu serüven başladığında. Çok kısa bir sürede organize olmuş ve tüm enternasyonal tabur savaşçılarıyla birlikte Cephe komutanının bize çalışmak için çizdiği alanda çırpınıyorduk. Dil sorunu, anlaşma sorunu yoktu, amaç bir olunca üstesinden geliniyordu her şeyin. Kürtçenin İngilizce ile karışımı, bir o kadar komik ve yorucu anlatım şekilleri filizleniyordu savaşçıların arasında. “Ez e biçim sleep hevalno” diyorduk uyumak ve güç toplamak için. Yoldaşlığın en üst düzeye vardığı, sevginin, cesaret ile birleştiği, iradenin korku ile çarpıştığı, fedakarlık sınırlarının zorlandığı bir yaşam yaratıyordu tabur.

Tabur ruhunu yaşatmak için uğraşıyor, Rojava'nın direniş geleneğini alıyordu en yeni savaşçılar. Gece mayın döşemek için saatlerce yağmur altında çalışan yoldaşlarına, sıcak soba hazırlamak için uğraştı bu gelenek. Sıcak cay ve helvadan başka bir şey olmayan kahvaltıların verdiği güçtü tabur ruhu. Bir çok cephede yaratılan umut dolu yüreklerin, Afrin’de kanını birlikte akıtanların devamcıları, şimdi Serekaniye için aynı umut ile çalışmalara sarılmıştı dört elle.

Ne zaman, nasıl başlayacağı meçhul olan savaşın en ön hattını korumakla görevlendirilmiştik. Çalışmanın verdiği sorumluluk bir o kadar ağırdı. Yeni savaşçılardık hepimiz. Kimimiz belirli alanlarda yetkindik, kimimiz daha önce savaş görmüştü fakat bu sefer farklıydı. Biliyorduk Afrin deneyimini. Yoldaşlarımızı ölümsüzlüğe uğurlamıştık. İntikam ateşi ile yanıp tutuşuyorduk. Sorulacak hesap, alınacak intikamlar vardı. Bunun verdiği azim en ön hatlarda çalışmak için yeter de artardı bile. Sorumluluğu ise ağır olduğu kadar gurur ve onur verici idi. Çünkü yoldaşlarımızın alınacak bir intikamı varsa bizler alacaktık. Bu görev bize düşmüştü ve yerine getirildi. Şimdi görülecek başka hesaplar, alınacak başka intikamlar var faşist devlet ve çetelerinden.

Bir avuç insanın iradesi vardı intişar zamanı Rojava’nın savunmasını oluşturan. O irade ki, onlarca mevzi, onlarca sabotaj çalışması, küçük, büyük demeden bir çok çalışmaya girişen. Yoldaşlarına yemek hazırlamaktan tutun da gece mevzi kazmaya, sızmalı sızmalı gidilen görevlere, tabur karargahını temizlemekten tutun da gece sabotaj çalışmasına çıkan tim'e kadar. Hepsi aynı ruh, hepsi aynı görev bilinci, hepsi de aynı özveri ve heyecan ile yapılıyordu.

İlk cephe, ilk intişar, ilk savaş deneyimiydi Serekaniye. İntişar zamanında yaşanılan komik, gülünç durumlardan, eksikliklere kadar hepsiyle belki de kısa ama büyük bir deneyim ve yaşanmışlıktı Serekaniye. Enternasyonal savaşçılar ile birlikte katlanılan zorluklar, bu yaşanmışlıkları, bir üst kademeye sıçratıyordu. Çünkü biliyorduk İspanya iç savaşında yaşanılan ruh 1938'den 2019'a Rojava'ya taşınıyordu.

Bir gün yapılan keşifler ve alınan kararlar sonucunda zor ve uzun sürecek bir işe girişmiştik. Sınıra yakın bir yolda sabotaj üzerine çalışma yapacaktık. Tabur komutanımız ile bu konu üzerine konuşmuştuk. Kendime ve timime güveniyordum. Her akşam planlanan işi bitirmek için geceleri çıkmaya başlamıştık. Toprağa ilk kazma vurulduğunda milim milim ilerlemeye başladık. Günlerce çatal kaşık benzeri el yapımı derme çatma malzemelerle menfez açıyorduk. Bir gece arabamızı tarlanın ortasına bırakıp çalışmaya başlamıştık. Ansızın ve yavaş yavaş yağmur yağmaya başladı. Asfaltın altına açtığımız deliğin içine girip kaşıkla toprak oyuyorduk. Yağmur hem ıslatıyor hemde çalışmanın verdiği sıcaklık içimizi ısıtıyordu. Yağmur hızlandı, çalışmanın seyri ise doğa şartlarına yenilmeye başlamıştı. Doğa önünde yapacak bir şey bulamayıp, saygı duyup geri dönme kararı almıştık. Yalnız bu sefer doğa bize başka bir sürpriz yapmıştı. Arabamız tarlanın ortasına saplanıp kalmış ve çıkamıyorduk. Yoğun uğraşlar sonucu ancak 8 saat sonra çıkabildik. Buz tutan el ve ayak parmaklarımızı ancak ertesi gün öğlene doğru hissetmeye başlamıştık.

Defalarca yaptık, yıktık, beğenmedik yaptıklarımızı, her seferinde daha iyisi için çalışıyorduk. Defalarca planlarımızı iptal ettik, daha iyisini yapmak için. Defalarca tartıştık kendi aramızda. Sabah saatlerinde başlıyorduk hazırlıklara gece için. Tabletten açılan harita başında gece iş saatine kadar tartışıyorduk, plan yapıyorduk. Nereye sabotaj yapılsa daha iyi olurdu, nereye mevzi, nereye keşif yapılacaktı. Düşman nereden gelebilirdi. Biz nerede nasıl hareket edebilirdik ve nasıl geri çekilebilirdik. Bunların hepsini oturup dünyanın farklı yerlerinden gelen savaşçılara farklı dillerde ve kendi aramızda kullandığımız savaşçı dilinde çeviriyorduk. Bitmek tükenmek bilmeyen enerji ile… Bazen sadece gülen gözlerle anlaşıyor, bazense sadece acı veren suskunluklarımızla anlıyorduk birbirimizi.

Tabur en acı duyguları da birlikte yaşadı, birlikte göğüs gerdi. Baran Serhat yoldaşa yapılan hain suikastın acısını birlikte göğüslemiştik. En acı bakışları atıyorduk birbirimize, suskunluklarımız hep bir ağızdan çığlık gibiydi aslında, haykırıştı, lanet etmekti. Birbirimize baktığımız her anda gözlerde yanan kor alevleri görüyor ve yoldaşına söylemeden içinden, ama en derinden, intikam yeminleri ediyorduk. Taburun savaşçılarına moral kaynağı olan Baran Serhat yoldaşın intikamı için de savaşıldı Serekaniye'de. Gözün arkada kalmasın Baran yoldaş!

Savaşçı ruhun gıdaları da vardı elbette! Mesela futbol maçları! Taburun dinlenmeye, savaşçıların moral bulmaya ihtiyaç duyduğu anlar vardı. Bu anlarda birlikte içilen çaydan, futbol maçına kadar her şey moral gıdası oluyordu. Yenilen tarafın aldığı tatlı yine herkes tarafından afiyetle yenirken, yenilen goller de ayrı bir tartışma ve alay konusu oluyordu. Oyun içerisinde hırs ve kazanma duygusu yerine, sevgi, dayanışma, bol eğlence vardı. Kim rakip takımın oyuncusunu gıdıklayarak durdurmaya çalışır ve yere düşürür ki! Bunu ancak sporu da komünist bir ahlakla karşı takıma yoldaş gözü ile bakan savaşçılar yapabilirdi. Farklı kültürlerden gelen savaşçılar birbirlerine farklı oyunları da öğretiyordu. Hayatımda ilk kez dominoyu enternasyonal savaşçılarla birlikte oynuyordum. Taburun günlük yaşantısında bunlar moral gıdasıydı bize.

Savaşçı olmak elbette sadece eline silah almak demek değildir. Emek, yürek ve bilinç ister. Bunu pratikte sergileyemeyen ise sadece elde silah ne yaptığı meçhul bir ölüm makinesinden başka bir şeye dönüşmez. Bu bilinçle ve yürek ile çalışıyor, savaşa böyle hazırlanıyorduk. Bazen savaşabilmek için savaşın sürdüğü zamandan çok daha fazlasını savaş için hazırlıkla geçirmek zorundasınızdır. Disiplin ve sabır içerisinde savaş vakti geldiğinde, gereksinimini duyacağınız şeylerle uğraşmalı, hazırlamalısınızdır. İntişar dönemlerinde zamanımızın büyük bir kısmını da bu tür çalışmalar alıyordu. Serekaniye sanayisinde günlerce elde kaynak makinesi ile gözlerim yanana kadar çalışıyordum. En iyisini başarmak için uğraşıyordum. Bir gün yine, sanayide bir gereksinim için kaynak makinesiyle çalışıyordum. Kendimi kaptırmış, yoldaşların defalarca yaptıkları uyarılara aldırmıyordum. Onlar benim sağlığımı düşünüyor bense Rojava'nın geleceğini. Ne kadar fazla çalışırsam savaş hazırlıkları o kadar hızlı ilerleyecekti çünkü. Hem de zevkli bir işti sonuçta. Sabahtan akşama kadar kaynak makinesinin başından ayrılmamıştım. Gece gözlerim yanmaya başladı. Gözlerim yarı açık yarı kapalı şekilde oturuyordum. Su içmek için mutfağa yöneldiğimde olan olmuştu. Su sebilini uyur gezer modunda yürürken düşürdüm ve kırdım. Göremiyor, gözümde batmalar yaşıyordum. Bu halimi gören yoldaşım ise zorla Serekaniye hastanesine götürdü ve iğneler, ilaçlarla kendime geldim. Serekaniye’nin emektar ve güzel doktorları, hemşireleri ile kurduğum ilk bağdı bu. Hastanede ise savaş başlamadan revire düşmenin burukluğu ve komedisi vardı tabi ki. Daha mermi sıkmadan hastaneye kaldırılan acemi savaşçı psikolojisi...

Bu yaşanılanların, her anın öğretici, geliştirici ve komünist kişiliği sağlamlaştıran yanları var. Bu deneyimi belki de hiçbir yerde elde edemeyeceğimi düşünerek kendimi şanslı sayıyorum. 2. intişar dönemi de aynı deneyimlerin iyisi ve kötüsü ile tekrarlanmasıyla geçti. Yaz aylarına denk geliyordu bu sefer. Şehir içi çalışmalarındaydım artık. Tam tamına illegal bir çalışma yürütüyorduk ve daha kritik olarak atfedilen bir alan içerisindeydim. Ama birinci intişar döneminin verimli geçtiği ve çalışmaların çoğunun bitirildiği bir alandı. Burada ise farklı silahların kullanımını öğreniyor, farklı birimlerle çalışmanın deneyimini kazanıyor ve Arap yoldaşlarla çalışmanın kattığı deneyimlerle dönüyordum karargahamıza.

3. intişar dönemi Ekim ayında başlamıştı. İntişar başladığında ben Serakaniye’de değil LGB karargahındaydım. Günlük sorumlulukların yanında var olan planlamalarla karargah yaşamı sürüyordu. Genç savaşçılar her daim savaşa hazır olmak için günde iki kere spor yapıyordu. Askeri branşlarımızda çalışmalar yapıyor, adeta birbirimizi fişekliyor ve yarışıyorduk. Tarihlerden 7 Ekim idi. Karargaha öğlen vakti bir telefon geldi. Komutan yoldaşımız telefon konuşmasının bitiminden biraz sonra beni çağırdı ve enternasyonal taburun süratle Serekaniye'de toplanacağını ve bana ihtiyaç olduğunu söyledi. Hazır mısın diye sormuştu? Anlamamıştım ilk önce! Neye hazır mıydım?. Çünkü yaklaşık iki senedir cephe bekliyor ve defalarca intişar görevini üstleniyordum. Bu sefer sorusuna soru ile karşılık verdim. Psikolojik olarak mı? diye sordum. Çünkü her gün savaş çıkacak sorumluluğu ile hazırlanıyorduk. Karar verilmişti, komutanlık bir savaş çıkacaksa ilk savaşçısı olarak beni gönderiyordu. Üzerimde bunun gururu vardı. Eğer savaş çıkarsa Leninist Gerillayı ben temsil edecektim. Leninist Gerilla Birliklerinin Serekaniye savaşına kattığı bir sayfa olacaktım. Ufak bir çanta hazırladım hemen. Sivil kıyafetler, branşa özel malzemeler hepsi en fazla 15 dakika içinde hazırdı. Sabah uyandığımda böyle bir durumla karşılaşacağımı bilemezdim ama bu durumlara alışkındım. 2 kere daha yaşamıştım bu durumu.

Ve Yola Çıktı Leninist Gerilla

Savaş başlamadan bir gece önceydi. Sabotaj çalışması için her gece olduğu gibi hazırlıklarımızı yapıp çalışmaya çıktık. Gece geç saatlerdi. Çalışmamızın bitmesine çok vardı daha. Haber geldi. Acil noktaya geri dönün çağrısı... Serekaniye'de bir kişi bile dışarıda değildi. Tüm şehir ölüydü sanki. Noktaya geldiğimizde ihtimaller tartışılıyordu. Savaşın başlaması ihtimali… Talimatları bekliyorduk. Tüm gece telsizler açık kaldı. Hazırlıklar ve son kontroller yapıldı. Gerisi artık bir kıvılcıma bakıyordu!

Tarihlerden 9 Ekim 2019. Sabah saatleriydi. Göreve çıkmıştık. Noktamıza doğru dönmeden 1 saat önce Serekaniye girişinde taburdan bir yoldaşı araba ile hızlıca Serekaniye'ye girerken gördüm. Endişe duygusu içinde kendi kendime düşündüm. Acaba bir şey mi olmuştu? Bir yoldaş rahatsızlanmış, birisine bir şey mi olmuştu. Eğer olsaydı haberimiz olurdu dedim içimden ve mantıklı tek bir cevap geliyordu aklıma. Savaş başlayacaktı!

Tam da aklımdan geçen başıma geldi diyebilirim. Saat 16.00'da ilk uçaklar kalkışlarını yapmış, ilk bombalarını bırakmışlardı Serekaniye çevrelerine. Bize de gelene hoş geldin demek düşüyordu.

Savaş uçakları sortilerini yapıyor Serekaniye çevresindeki askeri noktaları vuruyordu. Telsizlerimizi açtık. Tekmil dinlemeye başlamıştık. Nasıl hareket edeceğiz hepsi önceden belli idi. Talimat gelir gelmez cevap vermeye başlayacaktık. Noktamıza gittik, eşyalarımızı aldık. Yükümüzü hafiflettik. Sadece ihtiyacımız olabilecek malzemeleri aldık ve çıktık yola. Serekaniye girişine 2-3 km uzaktaydık fakat nafile. Girmek imkansızlaşmıştı neredeyse. Kilometrelerce uzanan araba kuyruğu… TC ve çetelerinden kendini ve ailesini kurtarmak isteyen herkes dökülmüş sokaklara.

Biz, bir avuç savaşçı kilometrelerce uzanan insan selini yarıp geçmeye ve artık bir cephe hattı olan Serekaniye'ye ulaşmaya çalışıyorduk. Bu uğraş tam 2 saat sürmüştü. 16.00'da vuran uçaklar çoktan üslerine dönmüş ve üzerimize atacakları yeni dehşet parçalarını yüklerken bizler daha yeni ulaşıyorduk Serekaniye merkezine. Çarşıda artık in cin top oynuyordu. Rojava savunmasına gönül vermiş ve canını hiçe sayacak olan onlarca savaşçıdan başka kimsecikler yok Serekaniye merkezde. Bir kaç yaşlı aile ve yurtsever gençler dışında.

Her şey hazır yanıp tutuşuyoruz cevap vermek için, savaş çığlıkları yankılanıyor Serekaniye içinde. Ji bo Serekaniye… Şer,Şer,Şer!.. Serekaniye'den Yaşar Bulut Karargahına dek her yerde aynı yürekle haykırıyoruz. İlk gruplar ön hatlara gitmeye başlıyor. Akşam saatleri olmuş. Faşist Türk devleti halkı korkutmak ve çıkartmak için yaptığı oyunda başarılı olmuştu. Şehir boşalmış ve artık sadece iki eşitsiz güç karşı karşıya kalmıştı. Onbinlerce çete ve destekçisi Türk ordusu, karşısında ise hepi topu savaş boyunca 200-300 kişiyi geçmeyen koca yürekli savaşçılar. Ve Dillerinde Şervano… Cephe Komutanı Heval Şervan uzun bir konuşma yapıyor telsizden. Talimatlara uyulmasını istiyor. Kafasında savaşı tasarlamış, cesaret veriyor sesi ile savaşçılarına. Ya kazanacağız Ya kazanacağız! An Serkeftin An Serkeftin!

Savaş resmiyette başlamıştı ama gece sessiz idi. Keşifler dolaşıyordu. İşgalciler gece hareket etmemeye yemin etmişlerdi sanki. Bekliyorduk gelmekte olanı. Yakınlarda bir noktada katyuşa için uygun yer bulduk. 2 kaideyi hazırladık hemen. Devreler bağlandı. Her şey tamam. Noktanın kapısına doğru gidiyoruz. Elimizde bisküviler var. Nöbetçi amcada ise çay. Birlikte yiyip içiyoruz. Komutandan talimat bekliyoruz bu arada. Bizzat kendisi geliyor. Ateşliyor Katyuşaları. Türkiye tarafında hedeflediğimiz Komando noktasını vuruyoruz. İçimiz alev alev oluyor. Savaşın sıcaklığını iyice hissetmeye başlıyoruz artık.

İlk gece sinema atölyesinde görevli arkadaşların evine dinlenmeye gittik. Gece hoş geçen bir sohbet tutturmuştuk. Katalonyalı bir arkadaş vardı evde. Bizlere Katalonya’yı anlatıyor, biz ise Avrupa ve İspanya üzerine görüşlerimizi tartıştırıyorduk. Sohbet aralarında telsizden geçilen tekmillere kulak kabartıyor savaşın gidişatını takip ediyorduk. Sıcak alanı bilen insanların yanında olmak herhalde merak duygusunu canlandırıyordu Katalonyalı arkadaşımızda. Bize sürekli sorular soruyordu. Kıt kanaat İngilizcem ile doyurucu cevap vermeye çalışsam da o daha fazlasını merak ediyordu. Sabahın ilk ışıklarına kadar süren sohbet yormuştu beni. 1-2 saatlik dinlenme fırsatının ardından tekrar savaşın sıcak atmosferine bıraktık kendimizi.

Obüsler ve havanlarla artık resmen başlamışlardı. Karanlıkta gümbürdeyen sesler, sürekli havayı delen bir şey. Bazen yakınına düşen, bazen korkutucu şekilde uzağına düşen havanlar. Uzağa düşmesi korkutucu şey, çünkü ne olduğunu bilmemek vahim bir duygu.

10 Ekim günüydü. Artık gündüz olmuştu ve çete sürülerinin hareket zamanı gelmişti. Hani oyun konsollarında düşmanı vurursun da hala üstüne onlarcası gelmeye devam eder ya, işte öyle bir oyun gibi idi. Panzerleri, içindeki çeteleri, obüsleri bitmek bilmiyor, her zaman arkasından bir yenisi geliyordu. Savaşın karmaşası içerisinde ise kimin nereden geldiğini nasıl geldiğini bilemiyorsun. 2. gündü tahminen. Serekaniye’nin tarih yazılan bir mahallesi olan Hawarna mahallesinde idik. Yorulmuş gözlerle bir evin çatısından gözlem yapıyor ve dinleniyorduk. Amaç yeni bir sabotaj eylemi ile çetelere darbe vurarak geri çekilmekti. Bir yoldaşın telsizden seslendiğini duyduk. Bulunduğumuz yerin hemen arkasında 150 kişilik bir çete grubunun olduğunu geri çekilmemiz gerektiğini söylüyordu. Geri çekildik ve merkeze gittik. O anda daha önce özel bir çalışma yaptığımız alana çetelerin girdiği tekmili geldi. O an ki heyecanın verdiği coşku hiç bir şeyde yoktur tahminim. Telsizi ilk defa bu kadar istekli elime aldığımı ve tuşlarına bastığımı hatırlıyorum. Hedef çetelerdi sonuçta…

Savaşın başlangıcı her zaman bir kaos oluşturur. Bu kaosu yaklaşık 2 gün yaşadı Serekaniye. Çekileni, kaçanıyla, yerini terk edip ön hatlara gideniyle, cengaverlik yapanın dizginlenmesi, korkanın ise cesaretlendirilmesiyle tam 2 yada 3 gün uğraşmıştır Serekaniye komutanlığı. Ama yine de bu süre zarfında bir kademe ilerleyemeyen TC ve çeteleri, girdikleri TC sınır kapılarına kadar kovalanmış, hatta TC de tosuncuklarının kaçmasını engellemek için sınır duvarlarını kapatmıştı. Bunun verdiği özgüvenle savaşçıların moralleri ise doruklara çıkmıştı.

Savaş başlamadan hemen önce görevde tanıştığım iki kadın heval vardı Dijwin Qamışlo ve Nuhal Cudi yoldaşlar. Çok sonradan öğrendim ki ölümsüzleşmişler. Kadınların savaştaki öncülüğünü yapan iki yürekli insandılar. İlgimi çekmişlerdi ikisi de. Savaşın daha başında kendilerine ait araçla sürekli hareket halindeydiler. Bir konuşmalarına şahit oldum. Koordineye soruyorlardı. Düşman panzerle geliyor elimizde füze var mı? Füze atmak istiyorlardı. Biri suikastçı biri füzeci idi. Koordineden cevap geldi: Elimizde füze yok biswing atın. Hayır demediler, elde ne varsa onlar ile savaşıyorlardı. Düşmanı defalarca darbelediler. Defalarca cehenneme gönderdiler çeteleri. Kanıtladılar emekçi kadının, savaşçı kadının kirli beyinlere karşı üstünlüğünü. Gülüşleri bile yeterdi ya çetelerin kaçmasına, onlar gülüşleri ile yetinmediler. Yürüdüler düşmanın üstüne üstüne. Nuhal yoldaşın ölümsüzleştiğini duyuran bir video izledim savaş sonrası. Serekaniye içerisinde özgür kadının yere bastığı güç ile basıyordu toprağa. Sırtında M16'sı. Gülerek kazanacağız diyordu. Dijwin Hevalin görüntülerini ise ondan sonra izlemiştim. Kendisini çeken kameradan habersiz mevzisinde düşman gözlüyor. Yaptığı işe sadık ve ciddi. Sonra kamerayı fark ediyor ve gülümsüyor. Bir kere o gülüşü gören insan bir daha asla unutamaz. İşte böyle düşmana darbe vuruyorlardı ve yer ettiler Leninist savaşçının anılarında, kalpleri, gözleri ve gülüşleri ile güzel insanlar.

Motorlu doçkacılar çıktı bir anda karşımıza. Biliyorduk motorlu doçka yapıldığını fakat kullanıldığını görmek heyecan vericiydi. Genç bir arkadaş vardı motorun üstünde. Heyecanı hareketlerinden belliydi. Bize bile heyecan veriyordu. Sürekli düşmanın üstüne gidiyor, geri geliyordu. Defalarca tekrarladı savaşçı bunu. Fakat bir eksik vardı Leninist savaşçıya göre. Bu savaş şehir savaşı idi. Savunma da en iyi roket ve füze ile yapılabilirdi. Bir de motorlu biswingçiler ya da korkot füzesi atacak birimler olsaydı tamamdı. Eksikleriyle darbeler vurmaya devam ediyordu birimler. Dillerde Şervano ile…

Sabah saatleri idi. Koordine noktasına yakın bir yerde oturuyordum. Bir heval geldi yanıma konuşmaya başladık. Türkiye’den bir devrimci olduğumu anlayınca bana yoldaşlardan birisinin ismini sordu. Meğersem bizim yoldaş ile aynı akademiden mezun olan bir hevalmiş kendisi. Sarılıp kucaklaştık, hiç tanımıyorduk birbirimizi. Gerekli de değildi zaten. Savaşçıların kucaklaşmasını, yüreklerin sıkılaşmasını sağlayan şey aynı ruh ile aynı şey uğruna silahı eline almaktı. Sadece duyguların açığa çıkması, sıcaklığı yaratan bir kıvılcım yetiyordu bize. Bazen bu sadece bir bakış olabilir, bazense sadece bir ismin zikredilmesi. Her şey bir şey içindi: 'Serekaniye!

Artık her şey rayına oturmaya başlamış koordine bizlere yeni görevler vermeye başlamıştı. Yine o tarih yazılan mahallede Hawarna'da sabotaj eylemi gerçekleştirecektik. Gece 12 oldu. Göreve çıkıldı. Sınıra doğru gidildi. Hazırlıklar tamam suikastçı koruması altında sızmalı şekilde sınır duvarına yakın tarafa doğru mahallenin çıkışında çalışıyoruz. Bir elimizde şemsiye bir elimizde silah. Sırtımızda çantalarımız içi tıka basa dolu. Keşfe yakalanıyoruz ve 2 şemsiyeyi birleştirip kendimize korunaklı bir alan yaratarak yarı uykulu beklemeye başlıyoruz. Gece artık aydınlanmak üzere olmalı ki keşif gidiyor. Sırayla işimizi yapmaya başlıyoruz. Sırayla sızma yapıyoruz gerçek anlamda, sınır duvarına karşı. Sabaha karşı bitirilen görev sonrası dönüşte ise tekmilini alıyoruz: 2 panzer imha edildi.

Düşmana ilk darbesini vurdu,Leninist Gerilla.

Noktamıza dönüyorum. Elinde telefon biri bağırıyor. Biz artık savaşçıyız. Bizden bir şey istemeyin. Sırtında silahı. Önünde fotoğraf makinesi. Aslında bir gazeteci. Hayatımda tüylerimin diken diken olduğu anlardan biriydi. Bu arkadaş gözümde artık bir devdi sanki. Yürüse düşmanın üstüne yıkılırdı sanki düşman ordusu.

Noktamızda yeni görevler almak üzere bekliyordum. İçeriye bir kaç heval girdi. İçlerinden birisi çenesinden hafif yaralı. Kan sızıyor. Çok küçükte olsa ısrarlarım sonucu yarasını temizlememe razı oluyor. Biliyor kendisi de küçük bir yara olduğunu. Ama hem benim içimin rahat etmesi hemde kendi sağlığı için şart olan bu. Sohbete tutuşuyoruz. Cephede kazanılan yoldaşlık bir farklı sanki. Ayrı bir yeri oluyor savaşçıda. Birden apar topar kalkıyorlar. Elime tutuşturulan bir çakmak var. Olmazsa olmaz şeylerden biri bu. Her dokunulan yürekte ufak da olsa bir anı bırakmak… Bu da pansumanın hatırası herhalde. Birani…(Kürtçe anı, hatıra) Ölümsüzleşen beden değil anı oluyor bu sefer savaşçılar için.

Envanterindeki çeşit çeşit ölüm makineleri ile gelen düşman insanlık suçlarına başlıyordu. Çünkü aniden saldıran ve her saldırıları boşa çıkan işgalci Türk ordusu çareyi kimyasal silah kullanmakta, küçücük çocukların bedenlerini kimyasallarla yakmakta buluyor. Aslında bir ulusun ciğerini yakıyordu. Tertemiz yürekli, oyun çağındaki çocukların bedenleri yanıyordu. Bunların intikamlarını ise kaidesini ellerimiz ve gözlerimiz yanarak yaptığımız Katyuşalarımız ile alıyorduk. Savaşın her anında ve öncesinde hazırladığımız Katyuşalarımızı kurup çetelerin tam ortasına fırlatıyorduk. Bizlere her Katyuşa atışımızda gelen tekmillerde bilmem kaç tane çetenin ya öldüğü ya da düşmanın geri çekildiği haberi geliyordu. Savaşçılar sırtlarında Katyuşa füzesi, ellerinde kaidesi düşmana göz açtırmamak için az çok demeden çalışıyordu. Kimi zaman bir tane, kimi zaman üç ya da 5 tane birden fırlatılıyordu. Hepsi de bedenleri yakan eşitsiz savaşın intikamı içindi.

Savaşın üçüncü günü bir tim çıktı yola. Verilen görev nokta tutmaktı. Alana gidilemeden keşfe yakalandı tim. Nokta tutan başka bir grup ile karşılaşan bu tim bu sefer inisiyatif geliştirerek başka bir alanda eylem içine girdi. Siperdaşlar, enternasyonaller ve Leninist gerilla vardı içinde eylemin. Görüntüleri paylaşıldı televizyonlarda eylemin. Suikast eylemiydi. 3 çete, 3 işgalçi, 3 kirli beden bu dünyadan silip süpürüldü. Önce Leninist vardı silah başında, sırayla elden ele geçti Mosin Nagant silahı. Kamera elden ele geçti. Herkes düşmana darbe vurmak isterken birbirine bu hakkı tanıyordu. Tekmille beraber savaşçı ve ayrıca gazeteci yoldaşlara görüntüler ulaştırıldı. Bir darbe vurulduysa elde belgesi ile tarih sayfalarına yazılıyordu eylem. Komünist enternasyonal savaşçılar her gün yeni darbelerini vuruyordu işte.

Eylemin sonrasında trajikomik sahnelere tanıklık edildi. Eylem başarılı geçmişti ama sonrasında nereden çıktığı belli olmayan doçka kısacık pasaj içerisinde bizi sıkıştırmış ve patlayıcı mermilerini üstümüze sıkmaya başlamıştı. İlk ölümle burun buruna gelişini yaşıyordu Leninist. Korkunun heyecanla birleşimi, yaşama duyulan istemin düşmana darbe vurma ihtiyacı ile çakışması. Çok karmaşık duygular içerisinde kalıyor insan. Biliyoruz ki eğer karşılık vermezsek bu korku yenilmeyecek ve tüm bedeni sarıp, cepheyi terk etmeye kadar vardıracak. Bu yakışmazdı Leniniste. Savaşçı geleneği Teğmen Ali yoldaşın Filistin’den gelen savaşçılığından, Sinan Ateş yoldaşın Afrin’de korkusuz duruşundan alıyordu. Düşmana darbeler vurmak için ön mevzilere gidilmiş ve sonuçta görev yerine getirilmişti. 3 kara beden temizlenmişti Serekaniyeden. Kayıpsız, yarasız başka bir görev için yola çıkıldı.

Savaşın 4. günü tabur en ön saflarda nokta tutuyor. Gece görevi vardı. Nokta tutan yoldaşlarımızın yanına gidecek elimizde ki suikast silahı ile termalle gözetleme yapılacak ve hareket görülürse imha edilecekti. 2 kişilik tim yola çıktı. Noktaya varıldığında sıcak sohbet ile ağırlanan grup işe koyuldu. Suikastçı yoldaşımız aldığı görüntülere ateş ediyor ve hedefleri imhaya girişiyordu. Panzer darbelendi. Görev yerine getirilmişti. Noktadaki yoldaşlarla vedalaşılıp yeni görevler peşinde koşmak için yola çıkmıştı grup.

Tarih 14 Ekimdi. En ön saflarda git gel durumlar yaşanmaya başlanıyor, faşist devlet azgınca çetelerini Serekaniye'ye salıyordu. Artık eylem peşinde koşmak değildi yapılması gereken. Serekaniye’de bulunan küçük çocuklara bile ihtiyaç duyuluyordu. Gönlümüz ferah değildi bu durumdan dolayı. En ön saflara gitme kararını kendi kendimize almıştık. 2 kişi yola çıktık yine. Tabur olarak sivil sanayi tarafında nokta tutuyorduk. Yerleştik yerlerimize. Komutan yoldaş isteklerini ve verili durumu anlattı. Görevler paylaşıldı. Mevzide bir adet dürbün ayarı olmayan M16 vardı. Komutan yoldaş silahın sadece dürbünle bakmak için kullanıldığını söylese de gönül istiyordu darbe vurmak. Çeteden görüntü aldı Leninist. Ortalama 600 metreden fazla. Denedi şansını, ıskaladı. Eğer ki o silah ateşlenmeseydi o gün gönül rahat etmezdi. Sonrasında ise çete suikastçısının hedefi oldu Leninist. Sadece 2-3 cm ile devrim mücadelesine bağlı kalmanın şaşkınlığı ve şoku vardı üzerinde. Silah elden birkaç saniye bırakıldı ve arka duvarda ki deliğe uzun uzun bakıldı. Belki şans belki de eğitimde öğrenilen tedbir kurallarına sıkıca uyulmasıydı hayatta kalma sebebi.

Aynı gün çatışmalar sertleşti. Elde RPG-7 silahı ile 600 metre mesafeden karşılık vermeye çalışıyorduk. Akın akın gelen panzer ve tanklara karşı elde ne füze vardı ne başka bir şey, sadece biswing silahı. Düşman saldırıları iyice yoğunlaşıyor havan üstüne havan, obüs üstüne obüs atılıyordu. Sabahın ilk ışıkları ile başlandı yine. Yerleştiğimiz binanın tam karşısına yerleştirilen bir havan kaidesi görüyorum. Dibimize kadar sızma yapıyor çeteler ve başlıyorlar. İlk önce yan pencerenin içerisinden bir havan geliyor. Küçük ve etkisiz kalıyor. İlk defa havan bu kadar yakınıma düşüyor. Patlamayı gözümle görmenin şaşkınlığı var üzerimde. Çatışmaya ve karşılık vermeye başlıyoruz. Sadece kalaşnikof silahı ile. Çatışma artık içinden çıkılmaz hal almaya başlamış düşman iyice zorluyor bizi. Ardından koca bir gümbürtü. Kulağım sağır oluyor neredeyse, boynumda bir tutulma. Basınç vuruyor. Oysa ki tam da ne yapmamız gerekliliği üzerine kısacık bir an toplanmışız ve yanımda yoldaşlar var. Herkes etkileniyor basınçtan. Bir yoldaşın kulakları 1 gün sağır artık. Çeteler RPG 7 roketleri ile saldırmaya başlamış. Hedefe tam da yerleştirmişti roketini. Şanslı anlardan biriydi. Kimseye bir şey olmamıştı.

Yan bina ile bağlantımızı sağlayan inşaat halinde bir yapı vardı. Arada 2 metre uzunluğunda mesafelerle kalaslar koyup üzerinden geçerek bağlantı sağlıyoruz. Bir ara taburdan bir yoldaş haberleri aktarmak üzere çağırıyor bizi. Konuşmaya başlıyoruz. Bir kaç gündür rejim ile görüşmelerin olduğu konuşuluyordu. Yoldaş gülerek 5. Kolordu olmuşuz diyor. İlk başta şaşırıyoruz. Fakat başlıyoruz hep bir ağızdan: Proleterya partisi savaşta en ön safta. 5. Kolorduyu kurdu. Savunmak için Serekaniye'yi. Hep bir ağızdan kahkahalarla karşılıyoruz haberi. Uzun bir süre dilimize dolanıyor marş ile birlikte 5. Kolordu sohbeti. Moralleri yükseltmeye yeter de artardı bile bu kadarı.

Çember atmaya çalışıyordu düşman. 4-5 saat süren çatışma sonucu çember tamamlanmak üzereydi. Sözleşti savaşçılar kendi aralarında çemberden çıkma durumu olmayacaktı. Fakat talimat geri çekilme üzerineydi. Tüm tabur birkaç sokak geri çekilmeye başlamak için toplandı. İşte savaşın kaosu, nereden geldiği bilinmeyen, düşmanın mı yoksa silah arkadaşlarının mı sıktığı bir mermi vızıldaması. Önümde ki yoldaşımın kafasının üstünden geçiyor. Onu takip ediyorum. Şimdi hedef benim. Iska geçiyor biksi mermileri. Arkamda ki yoldaşı aynı şekilde. Gözümü kapadığımda o an canlanıyor gözümde. Sol tarafımızdaki duvara piiiuuvv diye gelen mermi, duvara zarar veriyor. O an düşündüğün tek şey öndeki yoldaşı takip etmek, arkadaki yoldaşını ise kollamak. Çemberden ateş içinde çıkıyoruz. Süren çatışmalar sonucu gece 8 yada 9 gibi çember kırılıyor. Çeteler geri püskürtülüyordu.

Geçmişten gelen tecrübeler vardı. Evlerin duvarları ile birbirine bağlantı yapmak Sur'dan Cizre'den kalan deneyimlerdi. Tutulan her noktada böyle bağlantılar vardı. İlk balyozlar vurulmaya başlandı. İlk kapılar kırıldı. 8 ya da 10 ev birbirine bağlanıyordu en az. Çıkış yolu yapılıyordu. Tabur olarak bir kapıyı kırmaya çalışıyoruz ama nafile. Saatlerce aynı kapı üzerinde çalışıyoruz. Halk Serekaniyenin çetelerden kurtarıldığı birinci savaştan çok şey öğrenmiş. Kapılar çelik, duvarlar beton. Normalinden daha sağlam yapılan yapılar. Bunu koordineden bir yoldaş gülerek, kahkaha atarak söylüyor. En iyisi siz hiltiler ile çalışın heval diyor. Beton kırmaya böyle devam ediyoruz.

Bir eve giriyoruz. Sivil sanayi tarafına bakan. Daha önce mermi almış camlar. Düşman orada sanmış bizi. Ama artık gerçekten de oradaydık. 3 kişi karşıya bakan 3 pencereyi ve odayı paylaşıyoruz. Ben mutfak kısmını alıyorum. Hareketleri gözlemliyoruz. Mevzilerimizi yapıyoruz. Dağda tanıştığım bir heval ve taburdan bir yoldaşla birlikteyiz. Gece sırayla nöbet tutuyoruz. Gündüz hareketlilik başlıyor yine. Bir mermi kafamın üstünden geçiyor yine. Bu sefer gerçekten korkuyorum. Yan odada ki yoldaşa sesleniyorum. Karşıda suikastçı var dikkatli olun diye. İnanmıyor bana. Mevzini terk etme diyor. Cevap veriyorum bu mevzide durulmaz, gece baktığımız gibi değil direk hedefiz burada diye. Geliyor bakıyor duvar üstünde ki mermi izine. Hak veriyor. suikastçı işi bu. Sonra kendisi benim mevzimden 5 el mermi sıkıyor. Sanırsam düşmana suikast yapacaktı. Fakat suikast böyle olmazdı ki. Aynı mevziden 2 kere ateş edilmez. Kaba tabirle söylemek gerekirse düşman için ''Papaz aynı pilavı 2 kez yemez'' dememiz gerekiyordu. Sonrasında zaten başlıyor düşman mevzimi darmaduman etmeye. Kafamı kaldıramıyorum, kaldırırsam eğer şansım yok. Bir ara karşılık vermeye çalışıyorum. Bir mermiye karşılık 10 mermi geliyor mevzime. Ateş üstünlüğü düşmanda. Biksi bile yok yanımda keleşim var sadece. Sesi kesiliyor düşmanın mevzimi düzeltmeye koyuluyorum. Pencere pervazı, buzdolabı, duvarlar delik deşik olmuş. Bir ara o kadar yakından geçmiş ki mermi gerçekten şansa yaşıyormuşum. Çatışmadan arta kalan vaktimizi ise bir sonraki güne hazırlanmakla geçirdik.

Telsizden sürekli aynı isim geçiyor. Bu isim savaş boyunca mevzisini terk etmemiş işgalci çetelere kök söktürmüş bir isimdi. Beraberindeki savaşçılarla birlikte onur direnişinin gerçek destanını yazıyordu. Ellerinde biksileri ve RPG'leri ile. Birçok kez üstüne gelmişti düşman. Her seferinde gerisin geri dönmek zorunda kalmış, çırpınıyordu. Telsiz kodu Ronahi idi bu ismin. Ronahi bir gece çatışmada yaralandı. Beraberindeki savaşçıların morali düştü. Yavaş yavaş girmeye başladı işgalciler Hawarna mahallesine. Elinden gelenin fazlasını yapmıştı Ronahi. Günlerce mevzisini tutmuş düşmanı sokmamıştı. Artık ondan emaneti başka savaşçılar almalıydı. Hawarna’da sabah tankı ve topu ile düşman üstünlüğü baş gösteriyor, gece ise onur direnişçileri temizlik harekatına başlıyordu. Savaş boyu sürdü bu durum. İşte bir mevzide böyle destan yazılmıştı.

 

Kuşatma Altında

Yaşamımda çok cenazelere katılmışımdır. Sünni bir aileden gelmenin verdiği bir mecburiyet gereğiydi bu. Dedemin ölüsünü gördüğümde bile etkilenmedim. Yoldaşların cenazelerinde metin durdum fakat bu farklıydı. İlk defa yurdu, özgür Kürdistan, sosyalizm uğruna dövüşen Rojava'ya gönül vermiş bir savaşçıyı raxtı ve silahı üzerinde taşıyordum. İlk gördüğümde ölümsüzleştiğini bile anlamamıştım. Mışıl mışıl uyuyordu sanki savaşçı. Bir eli sağ yanağının altında battaniye üstünde yatıyordu. Uyandırmaya kıyamazsın adeta. Hastaneye götürüldü savaşçı battaniyeye sarılı. Bedeni, uğruna kan döktüğü Kürdistan toprağına gömülmek üzere. Ama Serekaniye'ye değil.

Yanımda telefon ya da başka bir iletişim aracım yoktu. Taburdan bir yoldaşın telefonu ile karargahla iletişim kurma fırsatım olmuştu. Savaşta ilerlemeler ve gerilemeler oluyordu sık sık. O anda moralin yüksek tutulması çok önemliydi. Bu sırada karargah komutanımız ile iletişim kurabilmem bana çok büyük moral kaynağı olmuştu. Tarihi bir savaşın içerisinde Leninistleri temsil ettiğimi söylemesi, bu savaşta yalnız olmadığımı kendilerinin Tıl Temir çevrelerinde Serekaniye dibinde olduklarını söylemesi güç vermişti bana. Yapılan değerlendirmeler tarihin sayfalarından bir parça olduğumu hissettiriyordu bana. Gerçekten de anın, olayların akışına kapılıp gitmiştim sanki. Telefon konuşması gerçekleşene kadar savaşın büyüklüğünü ve gerçekliğini kavrayamamış adeta sürükleniyordum sanki. Tek düşüncem vardı düşmana darbe vurmak!

Bir yandan sana güç veren şey insanın kendisiyle baş başa kaldığı anlarda adeta kaygıya kapılmasına sebebiyet veriyor. Yoldaşların Serekaniye'ye çok yakın olmaları, onlar adına endişelenme sebebim olmaya başlamıştı. Çember tamamlanmak üzereydi. Serekaniye’ye ne takviye ne de cephane gelebiliyordu. O zaman yoldaşların ne işleri vardı Serekaniye çevresinde yakınlarda? Bu soru kafamı kurcalıyor, her gün seslerini duyma ihtiyacı hissettiriyordu bana. İçim rahat değildi. Serekaniye’ye sokulmaya çalışılan takviyeler defalarca geri püskürtülmüş, araçlar SİHE’lar ile vurulmuştu. Gözümle görmüştüm bir aracın 50 metre ilerimde Serekaniye’ye hızla girerken vurulduğunu. Böyle bir şeyin yoldaşların başına gelmesi korkusu savaşçıya yetip artıyordu bile.

Artık nokta tutmak zorlaşıyor git gide geri çekilmeler başlıyordu. Serekaniye içerisinde geri hatta geçirilen bir günden sonra hastaneyi korumak için yoldaşların yanlarındaydık. Çember tamamlanmıştı. Bir günde 3 koldan saldıran çeteler, Serekaniye içerisinin uçaklarla vurulması, yaşanılan kaos ortamından yararlanan düşman, başarmıştı bizleri sarmayı. Hepi topu 70 ya da 80 kişi kalmıştı elde silah tutabilen. Hastanede onlarca yaralı. Yoldaşlardan yaralananlar olmuştu çeşitli yerlerinden. Onlara baktıkça içindeki kin ve öfke büyüyor fakat yoldaşa gülerek moral verme sorumluluğunda hissediyorsun kendini. Hiçbir şeyin yok merak etme demek gönlüne su serpmek devrimci görev oluveriyor birden içinde. Dilden dökülüveriyor beynindekiler ama gönlündekiler değil.

TC'nin insanlıktan nasibini almamış suikastçıları bir çocuğu vurdu bisiklet üstünde. Tek suçu savaş ortasında hastane bahçesinde bisiklet sürmekti. Çocuktu sonuçta bisiklet görünce dayanamamış binmişti bir kaç tur atmak için. Kanlar içinde yerde buluvermiş kendini. Hastanede yaralı yatarken gördüğümde ufacık bir bedenin direnişini görüyordum. Kör kurşun falan değildi direndiği. Bisiklet tepesindeki bir çocuğa sıkılan pis bir mermiye karşı verilen savaştı. Kazandı bu savaşı bedeni küçük ama yüreği büyük çocuk.

Günlerce aynı mevzide nöbet tutmaya başlıyoruz. Elde biksi mermisinden başka bir şey kalmamış. Gelen panzerlere son roketler atılmış, eldeki son verimli silahlar kullanılmıştı. Artık savaş yedinci gününde çıkmaza girmeye başlamış, tüm savaşçılar bunu görüyor ve hissediyordu. Ama gönül son ana kadar savaşma isteği ile dolu. Düşman panzerle de gelse, sızma girişiminde bulunsa da aynı silahla karşılık veriyoruz. Biksiden başka silahımız yok. Keleş mermisi bile azalmış, kullanmaya cesaret edemiyoruz ihtiyaç olur diye. Buna rağmen düşman korkuyor, uçak, havan, obüs vurmadan üzerimize gelemiyordu.

Çarşıda noktamızda bekliyorduk. Taburdan 4 yoldaş birlikteyiz. Ne yapmamız gerek tartışıyoruz aramızda. Uzun süre karar veremiyoruz. 2 Yoldaş noktanın hemen önünde açık alanda oturuyorlar. Bir yoldaş ise beklemekten sıkılmış karşı dükkanın içinde oturuyor. Bense noktanın önündeyim. Birlikte oturan 2 yoldaş noktaya doğru geliyorlar içeri giriyoruz. Tam o esnada havada sarı bir ışık, güçlü bir ses, dalga dalga gelen bir basınç. Basınç ne varsa alıp götürüyor, süpürüyor adeta. Önümden demir parçaları, çöpler, tahtalar uçuyor onlarca metre öteye. Yere sıfır şekilde yatıp küçültüyorum bedenimi. İlk aklıma gelen noktanın karşısında olan yoldaş. Sesleniyorum kalkma sakın diye. Hala havada uçuşan bir şeyler var. Her şey sakinleşiyor. Çıkıyoruz birlikte dışarı. Vurulan nokta 2 yoldaşın az önce oturdukları nokta. Tam nokta atışı yapmış. 5 metre çapında yer tamamen simsiyah asfalt olmuş. Kırılan camların, yıkılan şeylerin haddi hesabı yok. Sadece üç dakika ile kurtardı yoldaşlar. Eğer çağırmasak ve gelmeselerdi şu an başka şeyler yazıyor olabilirdim.

Yoldaşlarla tartışıyoruz ama bir sonuca varamıyoruz. Bir gece önce intişardaydı tüm Serekaniye. Çeteler çarşı dibine kadar geldi söylentisi yayılmış. Çember daralıyor iddiaları var. Yoldaşlardan biri mevzi bakmaya başlıyor. Düşman çarşıya girerse savunmamız gerekiyordu. Koordine ise noktamızı ateşe vermemizi istemiş, noktayı yakmışız. Yeni yer arıyoruz. Karşı tarafımda cephane duruyor. Tuzaklıyorum. Düşmana gram bir şey kalmaması için. Karar veremiyoruz. Tam toplandığımız anda hevaller yardım istiyor. Ölümsüzleşen arkadaşlar var battaniyelere sarılı. Sırtlıyoruz birer birer. Metre metre taşıyoruz. Yoldaşlardan biri diyor ki: Herkes son mermisine kadar savaşsın, yaralanana da bir el bombası veririz kendini patlatır. Belki bu söylenen söz çok cengaverce, abartı gelebilir okuyan için, fakat o anı yaşayanlar için bu durum bir zorunluluk. Düşmana kılını bırakmak istemeyenlerin, sağ ele geçmektense ölüme merhaba demeyi göze alanların tepkisidir bu tepki. Savaşın kurallarından biridir bu. Düşmana vurabildiğin darbeyi vur, asla kırık bir iğne bırakma. Bedenin de buna dahil.

Uçak vurduktan sonra orada kalmama kararı alıyoruz. Hastaneye yoldaşların yanına gitmek istiyoruz. Yolu bilen yoldaş öncülük yapıyor. 2'şerli grup halinde kademeli ilerliyoruz. Çarşı içerisine doğru mermiler geliyor çatışma alanlarından. Düşman o kadar yakın. Bir mermi yanımdan sekiyor demire denk geliyor. Dükkana dalıyoruz hemen. Kontrol ediyoruz suikastçı mi diye bir şey yok. Çıkıyoruz tekrar ilerliyoruz. Artık hastanenin dibine kadar geldik. Ama düşmanın dibine kadarda gelmiş oluyoruz. Dinleniyoruz 5 dakika sigara molası. Yoldaşlar önden gidiyor, en arkada ben geride kalıyorum. Sesleniyorum silahımı kim aldı diye. Meğersem yoldaşlardan biri silahımı kendisininkiyle karıştırmış. Aynı silah olsa neyse fakat mermileri farklı sorun büyük heval. Silahıma kavuşuyorum hastanedeki yoldaşlarla birlikte.

İlk gün hastanede hemen mevzileniyoruz. Üst katta mutfak kısmını alıyorum. Dawarı (Dönel Kavşak) görüyor. İsmi Dawara Şehidan. Düşmanla aramızda kalan ara bölge. Bir çete görüyorum geç kalıyorum sıkmaya, anlık kayboluyor. Önümden geçip gidiyor. Kuduruyorum resmen vuramadığıma. Mevziden bir an olsun ayrılmama kararı alıyorum kendi kendime. Neredeyse 24 saati buluyor bu süreç. Yorgun beden dayanamıyor artık. Yerime taburdan yoldaş birkaç saatliğine mevziyi devralıyor.

Savaş başladı başlayalı hiç çay içmemişim. Sıcak bir lokma yemek ya da sıvı bir şey tüketmemişim. Hastanede çalışan bir heval mutfağa geliyor. Çay demleyeceğini söylüyor. İnanamıyorum. Oysaki gözümün önünde her şey çay, şeker, tüp. Pratik ellerle işini görürken benle de sohbete girişiyor. Havadan sudan konuşuyoruz. Her zaman savaştan konuşmak can sıkıyor. Aradan geçen 15-20 dakika sonrası arkadan omzuma dokunan bir el. Çay uzatıyor bana. Buram buram buharı tütüyor üstünde. Öyle seviniyorum ki bardağı iki elimin arasına aldığımda, çocuk gibi eline oyuncak alan. Sonra uzaklaşıyor heval hiçbir şey demeden. Savaşçının yüreğinden anlamış halde.

Hastanede ilk çatışma kısa ama sert geçiyor. Çeteler sızma girişiminde bulunuyor. Hepimiz sızma olan yöne doğru yöneliyoruz. Mevzileri terk ediyoruz çatışma olan yere gitmek için. Kapıdan girişilen sızmaya üst kattan karşılık veriyoruz. Mermi vızıltısı yine kafamızın üstünde, bir hevalle dolabı pencereye çekiyoruz. Başlıyoruz ikimiz de sıkmaya. Yanımdaki heval cengaver. Şarjörü boşaltıyor. Bense tek tek kullanıyorum silahımı. Biswing sesleri geliyor yan odalarda. Sızma girişimi püskürtüldü. Bir yoldaş kulağının arkasından çok hafif yaralanmış, kan akıyor. Meğerse cam kırılmış parçası gelmiş. Farkında bile değil. Hastanede ki ilk çatışma böyle sona erdi.

Hastanede yedinci günde gece nöbetine kaldıran yoldaş vermişti haberi dört günlük ateşkes ilan edilmişti. Biliyorduk tek taraflı bir ateşkesti. Telsizden sürekli anons geçiliyordu. Ateşkese uymamız konusunda fakat düşman için ateşkes yoktu ki. Gece korktukları için hareket etmiyorlardı ama her aydınlık zamanda üstümüze geliyordu düşman. Bu ateşkes sadece düşmanın yeni takviyelerine yarıyordu. Bizlerin yaralılarını çıkarması bile savaşın son günü mümkün olmuştu.

Vitaminler ile ayakta kalan savaşçıların öne çıkan güzel özelliği fedakarlıktı. Hastanede pişirilen sıcak yemeğe dokunulmuyor yaralıların yiyeceği bir lokmaya el sürülmüyordu. Bizler günlerce kekten başka bir şey yemeyen insanlar aramıyorduk bile sıcak yemeği. Mevzide 12 saate varan nöbetlerin ardından yoldaşının uyuması için gidilen mevziler vardı. Her şeyini paylaşan savaşçılar uykularını da işte böyle paylaşıyordu. 12 saat nöbetin üzerine 3-4 saat de yoldaş için nöbet tutarak. Sonrasında günün ilk ışıkları ile çatışma ortasında bulmak kendini.

Hastane mevzilerinde söylenen türküler hep yiğitlik üzerine oluyordu. Söylenen türkülerde seninde sesin olmalı diyerek. Bir oğul büyütmelisin kavgada yiğit olmalı diyorduk. Ses kayıtları yapıyordu savaşçılar artık geleceğe bir sayfa bırakmak için. Tabur komutanı Serekaniye’yi değerlendiriyordu. Rojava için bir direniş kalesi deniyordu. Türkü söyleyip kayıt edenler vardı. Önemli olan anı bırakmaktı Serekaniye’ye ve geleceğe.

Ateşkes sürüyordu, çetelerin ilerleme çabaları da. Önümüzden panzerleri geçiyor TC'nin. Biksiler ile karşılık vermeye çalışıyoruz. 10. gün eldeki son roketi de atmışız, tükenmiş cephanemiz. Yine de işte destan tam burada yazılıyordu. Ellerinde başka bir şey olmayan insanlar düşmanı geri kaçmaya zorluyor. Panzerlere sıkılan biksi mermisinin fiziki etkisi olmasa da psikolojik olarak yarattığı etki düşmanda kaçıştı. Elde toplam var olan 5 biksi de aynı yöne çalışıyordu, düşman üstüne. Panzerin içerisinde olsanız siz de herhalde duyulan büyük kin ve nefretin gazabını duyabilirdiniz. Çünkü gerçekten de öyle bir nefret ve kin doluydu ki savaşçılar, bu kinin önünde en sağlam kaleler yıkılırdı.

Ateşkes herkesin dilinde geri çekilmeye dönüşüyor. Savaşçılar durumun farkında ve geri çekilmenin konuşulması bile insanın içinin kan ağlamasına yetiyor. Herkes biliyor ki ya geri çekileceğiz ya da sonuna dek 70 küsur kişi ile son mermiye dek kalacağız. Önce yaralı arkadaşların çıkarılması gerekliydi. Ateşkes olduysa eğer, bizim adımıza yararı olan bir şey yapılmalıydı. Yaralıların inlemelerini dindirmeli, gerekli tedaviyi görebilmeleri gerekirdi. Tıl Temir hattından defalarca denendi şehre girebilmek. Her defasında engellendi çeteler tarafından. Her defasında vuruldu uçaklar tarafından önleri. Uluslararası sağlık örgütleri devreye girdi. Yaralılar ancak savaşın bitiminden bir gün önce çıkarılabildi. Onlarca yaralı arkadaş, yüzlerce ölümsüzleşenler.

Uluslararası sağlık örgütleri gelmeden bir gece önceydi. Hastanenin arka bahçesine bakan tarafta nöbetteydim yoldaşların yerinde. Önümden kazma kürek ellerinde 8 arkadaş geçiyor. Soruyorum nereye? Ölümsüzleşen savaşçıları toprakla buluşturmaya gidiyorlarmış. Hastanenin bahçesinde son derin uykularına yatırmaya arkadaşları.

Bir de düşünün bu savaşçılar ertesi günü, cenazeleri yaralılarla birlikte göndermek üzere aynı toprağı tekrar açtılar. Aynı kazmalar tekrar vuruldu. Kaşıkla, çubukla kazıldı savaşçıların gövdelerine zarar vermemek için. Oysa kimisi zaten tek parça bile değildi… Yoldaşını o topraktan almanın zorluğunu kimse anlayamaz. Bir yaralıyı ya da ölümsüzleşen bir yoldaşı taşımak ne kadar zor oluyorsa, bu durumun bin katını düşünün. Belki de düşünmeyin daha iyi olur...

Savaşçılar son saatlerini geçirdiklerini bilmiyorlardı Serekaniye’de ama yine esprili şekilde ''Tutamadığımız noktamıza gidiyoruz heval'' diyorlardı. Bunu söyleyen gazeteci savaşçı bir militandı. Gerçekleri yazıp elde, sırtta silah nokta nokta geziyordu. Yüreği ile dili birdi. Tuttu son noktasını o savaşçı.

 

Yine Geleceğiz Serekaniye

11. ve son gün. Sabah erken saatlerde toparlanma ve bir kırık iğne bırakmama talimatı geliyor. Toparlanalım fakat elde zaten pek bir şey yok. Var olan da yanımızda değil. Hastanede değerli makineler, ilaçlar toplanıyor. Cephane ise yaralılardan kalma hücum yelekleri, kanlı yırtık. Bir kaç silah sadece. Yakmak ya da patlatmak istesek de yapamıyoruz. Hastaneye verilecek her zarar bize geri dönecek çünkü. Savaş sonrası yapılan kara propagandanın haddi hesabı yok. Bir de gerçek olsa gam yemeyecek insan. Yakıp yıkan çeteler, evlere girip tencerelere kadar yağmalayan çeteler fakat suçlu Kürt halkı.

Heyet geliyor uluslararası ve Heyva Sor'dan. İçlerinde bir yoldaş var. Karşılaşıyoruz, içim cız ediyor adeta. Bir kötü duygu kaplıyor içimi. Yoldaşa bakamıyorum neredeyse. Utanıyorum yüzüne bakmaya. Uzun uzun sarılıyoruz. Soruyor yokluyor beni iyi miyim. Keşke iyi olmasaydım diyorum içimden. Görmeseydim, yaşamasaydım bu anları. Elime not ve bir paket tutuşturuyor. Notu okuyorum . Karargah komutanından. Tarihi anlara tanıklık ettiğimi yazıyor. 2. Kobane olarak tanımlıyor Serekaniye'yi. Yoldaşlar orada Leninist bir ruhun varlığını hissettiklerini en güçlü kelimeler ile kısacık yazılan kağıtta var ediyorlar. Gelen yoldaş taburdan arkadaşlar ile konuşuyor röportaj yapıyor. Durumu anlamaya çalışıyor. İhtiyaçlarımızı gidermeye çalışıyor. Oysa ki moralden başka bir şeye ihtiyaç yok.

Çıkıyoruz Serekaniye'den. Yavaş yavaş ilerliyor konvoy. Çıkarken çetelerin içerisinden geçiyoruz. Tabur komutanı ile birlikteyim. En uzun yolculuk olduğunu söylüyor Serekaniye'den Tıl Temir arası yapılan yolculuğun. Oysa ki hepi topu 45 dakikalık mesafe. Tıl Temir'e yaklaştıkça bitmek bilmiyor gerçekten yol. Yanımda genç savaşçılar var gülüyorlar. Neyin içerisinde ve ne yaşadıklarının farkında değiller sanki. İçimden bir ses umarım Tıl Temir'de durmayız diyor. Çünkü halk savaşçıları karşılamak için bekleşiyor. Başka bir ses ise yoldaşlarla kucaklaşmak istiyor. Tıl Temir'e yaklaşıyoruz. Silahımı istiyorum yanımdaki savaşçıdan. Eğer halkın önüne çıkacak isek başı dik durmalıyız. Bir savaşçı gibi… Raxtımı giyiyorum sıkıca bağlıyorum. Silahım elimde. Diğer yoldaşlar da hazırlar. Halk konvoyun ilk arabasını gördüğünde başlıyor zılgıtlara. Sloganlar Biji Berxwedana Serekaniye. Gözlerim doluyor içime akıtıyorum. Her yer Kesk a Sor bayrakları ile dolu. Başlarında ki yazmalara gözyaşlarını silen analar. Eğer o araç dursaydı belki de başlardım ağlamaya, önüme gelen ilk anaya sarılarak. Ayaklarına kapanıp af dileyerek. Senin emanetin olan Kürdista’nın bir parçasını koruyamadım ana affet beni diyerek! Geçip gidiyoruz içlerinden halkın. Şansımız yaver gidiyor belki de. Ama halk şunu hissettiriyor savaşçılara. Bizler yenilmedik. Başımız dik onur direnişini sergiledik tüm dünyanın gözü önünde.

Bizler silahımız elimizde yeni intikam yeminleri ederek ayrılıyoruz Serekaniye'den.

Söz veriyoruz şimdi, sana yine geleceğiz Serekaniye!

Ceren'e Aynur'a İmran'a Demhat'a verdiğimiz söz ile.

Leninist yürek, bilinç ve silah ile.

Not: Savaşçı burada "intişar" sözcüğünü "teyakkuz" anlamında kullanmıştır.

Login Form