(Eki 17, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Eyl 11, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Ağu 28, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Ağu 10, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (May 21, 2020) Açıklamalar Read more...   |   

 

II. Kongre'de yapılan sunumlardan...

Tam ilhakın en belirgin yüzü, işbirlikçi tekelciliğin bütün alanlarda hakimiyet kurmasıdır. 70’li yıllarda sanayi ve bankacılıkta sağlanan tekelleşme, son yıllarda, her zaman küçük patronların egemenlik sahası olagelmiş perakente ticarette, inşaatta, mobilya ve nakliye gibi pek çok alanda ortaya çıktı. AVM’ler bu sürecin taşıyıcı kolonlarından biriydi. Onbinlerce küçük patrona yataklık eden tekstil ve konfeksiyon sektörünün küçük atölyeleri, bir avuç perakende tekelinin fason üreticisi haline geldiler. Tarımsal üretim de bu sürecin dışında kalmadı. Fakat, burada, yani kırsal üretimde, önemli bir nüans var. Tarımdaki tekelleşme, üretim sahasından çok, dolaşım-ticaret ağında kuruldu.

Küçük üreticilik baskın olmaya devam etti. Büyük sermaye grupları tarımsal üretime yüzyılın başında yatırım yapmayı denediler, fakat kısa sürede vazgeçtiler. Çünkü bu alanda kazancın esası, ranta dayanıyordu ve rantı oluşturacak tekelleşmeyi, arazileri değil, dolaşım ağını ele geçirerek yaratmak pekala mümkündü. Bunun yerine, küçük üreticiyle üretim-fiyatı üzerinden bir rekabete girmek, rantı eritebilirdi. Sonuçta bu, tarladan 50 kuruşa çıkan domatesi, şehir marketlerinde 5 TL’ye satın almaya alıştırıldık. Tarımdaki tekelleşmenin bu biçiminin, proletarya üzerinde yarattığı etkiyi, biraz sonra ele alacağız.

Tam ilhakın bir diğer yüzü, üretimin dünya pazarlarıyla sıkı entegrasyonu oldu. Uluslararası mali sermayeye üretimin ve dolaşımın her aşamasında bağlanan işbirlikçi tekeller, bu sayede hızla artan ölçeği, zayıf kalan birikimiyle karşılamaktansa, fason üretim zincirine yüklendi. Anlamı şudur: Şurada burada dağınık ve bağımsız döngülerle faaliyette bulunan onbinlerce küçük tesis, Organize Sanayi Bölgelerine (OSB) taşındılar. Ve buralar, bir kaç büyük tekelin sermaye döngüsüne bağımlı hale gelen üretim zinciri oluşturdular. Bağımlı ülkelerin kaçınamadığı bir kader. Emperyalist mali sermaye, pazarlarını entegre ettiği işbirlikçilerini, kendi aralarında rekabete zorladı, maliyetleri kısan ipi göğüsledi. Fason üretim, bu rekabetin sonucuydu. OSB, cehennemi bir sömürünün havzalarına dönüştü. Bu eğilimi yalnızca bağımlı ülkeler ile sınırlamak yanlış. Örneğin son on yılda, genel geçer tabirle KOBİ olarak bilinen işletmeler Almanya sanayiinin ciddi bir yekününü tutuyorlar. Uluslararası mali sermaye bile, rekabeti bu yoldan sürdürebiliyor. Elbette, bu durumun, işçi sınıfı üzerinde olumsuz etkileri vardı. Eskiden, bir yanından hammaddeler, diğer yanından ürünler çıkan dev fabrikaların çevrelerinde kurulan işçi-semtleri (hadi bizden örnek verelim, Sümerbank’ın Zeytinburnu’su, Paşabahçe’nin Beykoz’u) teker teker dönüştüler. Üretim ve yaşam alanını birleştiren eski dönem, proletarya örgütlülüklerine hız kazandırıyordu. Oysa şimdi aynı OSB’de çalışanlar aynı sokakta otursa, birbirini zor tanıyor. Ya da, aynı tezgahı paylaşıp, bambaşka semtlere dağılan işçiler arasında, güven ilişkilerini kurmak zorlaşır. Öyle de oldu. Ekonomik bağlar üzerinden sınıfı eğiten ilişkiler zayıfladı. Öte yandan, sınıfın yaşamındaki bu boşluk, politik-pratik bağın sıkılaşmasıyla telafi ediliyor. Çünkü sömürü, sefalet hiç boşluk tanımıyor, sınıfın başkaldırılarını OSB’lerden meydanlara, emekçi semtlerin açık politik eylemlerine taşıyor. 31 Mayıs’ta Gezi’de gördüğümüz manzaranın bir açıklaması buradadır. O büyük ayaklanma boyunca işlerine her gün gidip gelen işçiler akşamları barikatlara boştular.

Burada bir ara sonuç çıkarabiliriz: tekelleşmenin yeni biçimleri, yeni emek kontrol süreçleri ile beraber, işçi sınıfının ekonomik mücadele ayağını zayıflattı. Ancak sınıf politik süreçlere bağlanarak boşluğu telafi etti. Söyle de söylenebilir: İşçi sınıfı, cehennemi koşullarında bir takım iyileştirmeler peşinde koşturmak yerine, cenneti kazanma kavgasına girmeyi yeğliyor. Sendikaların ve sendikacılıktan başka bir şey yapmayan politik çevrelerin işçiler üzerinde etki yapamaması, burada aranmalıdır.

Tam ilhak, Türkiye’nin büyük ölçekli işletmelerinin hızla tasfiyesini getirdi. Büyük deneyimlere sahip proleteryanın en geniş havuzları Tekel, Sümerbank, Taşkömürü işletmeleri, TARİŞ, vb. birer birer kapandılar. Proletarya, tarihsel bir deneyim birikiminden, bunları daha genç proleter kuşaklara aktaracak unsurlardan mahrum kaldı. Proleter safları dolduran yeni nesil, sadece deneyimsizlikleri ile değil, ama çoğunlukla kopup geldikleri yer itibarıyla da, boşluğu dolduracak nitelikten uzaktı. Geldikleri yer, kırsaldı, yani 90’lı yıllara dek nüfus açısından çoğunluğu oluşturan kesim. Ancak, kendilerinden önceki kırsal göçlerden farklı olarak, bunlar, ürünü para etmediği ya da tütün gibi toptan tasfiye edildiği için toprağını olduğu gibi bırakan, ve bugün boş bıraktıkları topraklara geri dönmeyi arzulayan kesimlerdi. Özellikle, sanayi başkenti İstanbul dışındaki taşra kentlerinde kurulu olan OSB’lerde, modern havzalarında, vb. gördüğümüz işçiler, kendi konumlarını geçici saydılar. Geldikleri yerde kalıcı olduklarını anlamaları için en az on yıl geçmesi gerekti. Ve bu süre geçti. Toprakla mülkiyet ilişkileri devam etse de, nihayet yeni nesil, yaptıkları işin ebeveynden evlada geçtiğini anladılar.

Bu esnada, arkada bıraktıkları kırlarda, bambaşka proleterleşme yaşandı. Çoğunluk kadınlardan oluşan köylü nüfus, hasat ve ekim zamanlarında, komşu köylere ve çiftliklere çalışmak üzere gidiyor. Yüzlerce yıl yerinden kıpırdamayan köyler, geleneksel tutucu zihniyetin merkezleri, emek-gücünü satmak için oradan oraya taşınıp durdular. Ve bu hareketlilik, elektrik santrallerine, yollara, çevre tahribatına tereddütsüz tepki veren, yeni bir köylü nüfus yarattı.

İkinci ara sonuç şu: Proletaryanın yeni müfrezeleri, deneyim eksikliğine rağmen, kırlarla doğrudan ilişkileri sayesinde; buralarda biriken tarım proletaryası, yoksul ve küçük üretici köylülükle, çok daha gerçekçi bir ittifak zeminidir. Bu topraklarda hiçbir dönem, proletarya ve kırsal nüfus arasında bu denli yakın ilişki imkanları doğmamıştır. Proletaryanın devrimdeki ittifak güçleri genişlemiş, çok daha genele yayılan bir ittifak zincirinin temel halkası durumuna gelmiştir.

Tam ilhak ve tekelci yoğunlaşmanın -merkezleşmenin doğrudan sonucu, nüfusun proleterleşme kümesinin yükselişidir. Yukarıda kırların çözülüşünden bahsettik. Yirmi yıl önce nüfusun %50’den fazlasını barındıran köy, şimdi %30’ların da altına düştü. Ki, geride kalanların da emek-gücü satışı için nasıl hareket içinde olduğunu görüyoruz. Çalışan nüfus açısından kırsal alan %20’nin de altına indi.

O sıkıcı istatistikler, sanayi imalatında çalışanların oranını %20 gösteriyor. Aldatıcı bir rakam. Kayıt-dışı denilen ekonomiyi hesaba katmıyor. Üretimin %30’larına denk gelen kayıt-dışı ekonomi, proleter sömürü cehenneminin en altındaki kattır. OSB dışında kalan bodrumdan bozma atölyeler, AVM’ler dışındaki çarşı pazara ürün çıkartırlar. İngiltere’de “putting-out” denilen, evlere verilen siparişlerle yürütülen emek-süreçleri ve ev içi hizmetler de bu kapsamdadır. Mahalleler, her gün bir kazak örerek günlük yevmiyeye tabi binlerce kadınla dolu. Kahvehaneler günübirlik taşıma, yükleme vs. için bekleyen proleter dolu. Kayıt dışının ağırlığı kadın işçilerdedir. Proletaryanın görünmez ordusunu oluşturuyorlar, en ağır sömürü koşulları altında yaşıyorlar. Bu kesimin kayıtlı ekonomideki sanayi proletaryası kadar bir nüfusu barındırdığı rahatlıkla söylenebilir.

Kalıcı işsizler ordusu, tam ilhak sürecinin kanseridir. En iyimser tahminle bile, bize 7 milyon kalıcı işsiz rakamını sunuyor. Bunun muazzam bir oran olduğu, çalışanlar üzerinde baskı oluşturduğu, su götürmez. Günlük ekonomik kavgadan kaçışın nedenlerinden birini oluşturuyor. Sınıfın içinde güçlenen lümpenleşme eğilimlerine burada cevap aranmalı. Emekçi semtlerde, gençlik içinde yaygınlaşan çeteleşmeler, ahlaki vaazlarla giderilemez. Böyle çetelerle başetmenin yolu, onları hedef tahtasına oturtmak değildir. Ama, işsizler ordusunun özgül sorunlarını hareket noktası alan, ve mutlaka sanayi proletaryası tarafından yönetilmesi gereken bir mücadeleyi yükseltmek gerekir. İşsizlikle geçen uzun yıllarda lümpen yozlaşmaya uğrayan kişilerle bir hareket yaratılamıyor. Yaratılsa bile, Arjantin örneğinden biliyoruz, bunlar, kritik anlarda, küçük çıkarlar uğruna proletaryanın büyük davasını satma eğilim taşıyorlar.

Bir konu var ki, sıkıcılık riskine rağmen, bir kaç rakam vermeden geçilemez: ‘Sosyal yardım ve destek hizmetlerinden yararlananlar’ biçiminde bütçe kitapçıklarında yer bulan yoksulluk. En son veri 2014’e ait (sonraki kitapçıklarda rakamlar artık telaffuz edilmiyor) tam 8 milyon hane, 30 milyonluk bir nüfus... Aynı kitapçığın 2012’ye ait rakamları, 23 milyon. Artış inanılmaz, ve neden artık rakamların telaffuz edilmediğini anlıyoruz. 2015 bütçesinden bu insanlara ayrılan yardım tutarı, hepi topu 28 milyar TL. Yani nüfusun neredeyse yarısı, tüm yıl boyu 600-700 liralık bir sadaka ile ancak iki yakasını biraraya getirebiliyor. Bu bir Dünya Bankası projesi, AKP’ye özgü değil. ABD ve Avrupa’da da benzerlerini görüyoruz. Böylece, açlık sınırında gezinen çok ama çok büyük bir kalabalığı açık politik isyan hareketlerinden uzak tutma amaçlanıyor. Yardımların AKP’ye bir oy deposu oluşturduğuna kuşku yok. Asıl önemlisi, bu yardımların proletarya saflarındaki yozlaşmayı yayması. Elbette, emperyalist ülkelerin işçi aristokrasisinde görülen türde bir yozlaşma değil. Orada, burjuva sınıfa yakınlaşmanın konformizmi var. Burada açlığın dehşetiyle terbiye edilme var. Uçurum, birinin devrime onlarca yıl uzaklığıyla, diğerinin isyana yalnızca bir adım uzaklığıyla tarif edilebilir. Ve o bir adım, Çin Seddi değil.

AKP karşıtlığı üzerinden siyaseti tanımlayanlar, bu muazzam yoksul tabakaya aşağılayıcı gözle bakmaktan kendilerini alamazlar. Oysa proletarya böyle davranamaz. En yoksulların aldığı yardım, bir sadaka değil, bir haktır, toplumun onlara bir borcudur. %50’si, yalnızca trafik cezalarından karşılanan bu yardım fonu, halkın devrimci iktidarı altında, çok daha etkin hale getirilebilir. Onlar şunu çok iyi bilmeli. Son aç çocuk doyana dek, burjuvalara su bile vermeyeceğiz. Herkesin, yardımla değil, onuruyla çalışarak geçimini sağlayabileceği imkanlar, ancak devrimci iktidarla yakalanır. Açlığın dehşetiyle terbiye edilmiş muazzam kalabalıklar, şu basit hesabı hemen kavrayacaklardır: Herkese iş imkanları sağlanıncaya kadar, devrimci iktidar, bu yardımları on kat, yirmi kat arttıracak kaynaklara sahip olacaktır. 2017’de ekonominin iç ve dış borcu 200 milyar dolar. Bu borçların ödenmesini devrimci iktidar reddedecek, ve bir anda, şu anki sosyal yardım fonunun 60 katı bir fona sahip olacağız. Sanayi proletaryasını büyük davaya, sosyalizmin ilkeleri üzerinden kazanmak, mümkün olan en iyi yoldur. Ancak, günleri ve geceleri, aç kalma tehdidiyle geçenlere ilkelerden daha fazlası lazımdır, daha somut konuşmak, devrimin hemen ertesinde yaşamlarının nasıl bir anda değişeceğini, rakamlar ve örneklerle anlatmak gereklidir.

Nüfusun neredeyse yarısını oluşturan açlık sınırındaki kalabalıklar ile, bunların hemen üzerinde yer alan çalışan emekçiler arasında, yaşam standardı yönünden koca bir uçurum yok. Hatta, fazlasıyla içiçe geçmişlik söz konusu. Çalışan proleter ve emekçi kesim, ancak kredi borçlanmasıyla açlık sınırından uzakta duruyorlar. En düşük limitli, 5 bin TL limitli kredi kullananların sayısı 14 milyon. Kredi ilişkilerinin soysuzlaştırıcı kimi etkileri yayınlarda yer buldu. Şunu eklemek gerek. 2001 büyük çöküşünde, henüz gelirlerinin %4’ünü, şimdi ise %60’ını borca ayıran işçi ve emekçilerin politik refleksleri, belirgin ölçüde değişti. Şöyle: Bu kesim, barındırdığı büyük öfke birikimine rağmen, köklü dönüşümler vaadetmeyen ve yalnızca düzenin yırtığını söküğünü yamamaya adanan eylemlere ilgisini kaybetmiştir. Borçlu emekçiler kitlesi, böylesi düzen içi muhalefete karşı ilk refleksi “aman faizler yükselmesin şimdi” biçiminde. Ancak bu refleks tutumun bir sınırı var; borcu başka bir borçla kapatma imkanı olduğu sürece, bu reflekse tutunmak rasyonel olabilir. Ama şimdi bu olanağın sonuna gelindi. Ve zaman hiç de boşa geçmedi. Emekçiler, gerçek hasımlarını, bankacılar şahsında tanıdılar; düzen içi hakları elde etmek hususundaki iyimserliklerini kaybettiler. On milyonlarca emekçi, bundan böyle, bankalara el koymayı düşünmeyen bir mücadeleden ne kadar umut besleyebilir?

Ana motiflerini bezediğimiz manzaraya genel bir anlam kazandırma vaktidir. Her alanda hakimiyetini kuran tekelci yoğunlaşma-merkezileşme, küçük-burjuvaziyi darmadağın etti, bir kısmını tekellerin üretim-dolaşım ağına dahil etti. Tarımsal üretim alanları hızla boşaldı, geride kalanlar proleter, yarı-proleter yığınlara dönüştü. İşçi sınıfı yüzbinler halinde OSB’lere toplandı, metal fırtınası örneğindeki gibi, proleter başkaldırılar bir virüs gibi yayılma özelliği kazandı. Öte yandan, kalıcı ve muazzam yüksek işsizlik ve kredi borçları, sınıfın ana gövdesini, ancak metal fırtınası gibi patlamalarla açığa çıkan günlük ekonomik mücadeleden mahrum bıraktı. Ancak, genel devrimci sürecin olağanüstü sertliği, bu eksikliği açık politik mücadele ile telafi etmeye yolunu açtı. Gezi’de proletaryanın ana gövdesini, mahalle barikatlarında görebildik. 30 milyon yoksul nüfus, 14 milyon kredi borçlu emekçi sınıf, bir halk devriminde proletaryanın hegomanyasını, zorunlu ve kaçınılmaz bir olgu düzeyine yükseltti. Tüm bu koşullar, düzen içi haklar mücadelesini geçmişin kalıntısına dönüştürdü. Faiz on milyondan fazla emekçiyi, başkaldırının finiş çizgisinde, aynı hat üzerine dizen bir kırbaç gibi işledi. Ve böylece, ancak topyekun bir ayaklanma biçimiyle, sermayeyi deviren hedefe sahip bir hareketle, köklü çözümlere ulaşılacak çelişkiler yumağı yarattı.

Mülksüzleştirenleri mülksüzleşirecek tarihi noktaya ulaşmak için maddi koşullar son derece olgun. Türk tekelici kapitalizminin içine yuvarlandığı yıkıcı kriz, şimdi bu olanağı ete kemiğe büründürüyor. Krizin dinamiklerine ilişkin yazınımızda bolca malzeme var. Eklenecek tek şey şu: Önümüzdeki yıllar, hatta aylar içerisinde, iyice olgunlaşmış bir çıbanın patladığına tanıklık edeceğiz. Dünya çapında geleceğinden umudu kesmiş burjuva dünyanın efendileri, Türkiye ekonomisindeki çöküşün kaçınılmazlığını açıktan dile getiriyorlar. Bunun nasıl devrimci alt-üstlere yol açacağı üzerine hesaplar yapıyorlar. O nedenle, dünyanın efendileri, emekçi sınıfların yıldırımlarını üzerine çeken yürütme erkini desteklemenin boş çabasına girmekten kaçınıyorlar; devrimci dalganın kıta Avrupası ve bölgeye yayılmaması için önlemler alıyorlar. Dinci-faşizm, gözden çıkarıldığını gördükçe hırçınlaşıyor, efendileriyle ağız dalaşına giriyor. Toplumsal devrimin “işte hendek, işte deve” dediği noktadayız.

15 yıldır iktidarda bulunan dinci faşizm, tüm ilhak sürecinin hızlandırıcı öğesi oldu. Denilebilir ki, tam ilhak ilerlediği müddetçe, dinci faşizm kendi varlık temeline sahip oldu. Oysa şimdi küresel depresyon, bu süreci tahrip ediyor. AKP’nin güç kaynağı haline gelen İnşaat-AVM ittifakına balta darbeleriyle girişiyor.

Dönem boyunca, tam ilhak ileri noktalara vardı. K. Boratav, ekonomideki yabancı varlığın %80’ler düzeyine ulaştığını söylüyor. Dünya pazarlarına bağlanan üretimle, ithalat-ihracat faaliyetleri, toplam hasılanın neredeyse yarısına ulaşmış. Tarım dahil, ithalata bağımlı hale gelmeyen sektör kalmadı. Bunları kuru bir anti-emperyalizm adına dile getirmiyoruz. Biz bu tablonun sonuçlarıyla ilgiliyiz. İthalata bağımlılık, işbirlikçi tekelleri borç batağına çekti. Son bir yılda (2016’dan itibaren) bankalardan çekilen kredinin hemen hepsi, eski borçları kapatmak için kullanılıyor. Yani, deniz çoktan bitti. Küresel depresyonu atlatamayan ve toplumsal patlamaları önlemek niyetiyle parayı kendi iç pazarına çekmeye başlayan emperyalizm, Türkiye ekonomisinin bu durumda yaşayacağı tahribatın “dünya çapında en büyük yıkım” olarak hesaplıyor.

Dinci-faşizm, adım adım gelen yıkımı durdurabilmek adına, inşaat-AVM yapısını canlandırma peşinde. Hazine ve kamu bankalarınca finanse edilen büyük inşaat yatırımlarına hız veriliyor, ancak bu yöntem, hazine yağması anlamına gelir. Boğazına dek borç içinde yüzen bankalar ise, kredi ilişkilerini iyice bozan bu gelişmeye büyük kaygıyla bakıyor.

Dinci-faşizmi, kendi tabanını da yaratacak şekilde ayakta tutan ekonomik kaynak, inşaat, maden ve enerjiden elde edilen muazzam ranttır. Ayrıca, ulusal gelirin %40’ına varan vergilendirme, yürütme erki aracılığıyla yine muazzam bir servet dağıtım ağı yaratmıştır. Geçmiş dönemlerin iki katına varan vergiler, hazine yağmasının kaynağıdır. Eğer bir yerde, vergi ve rant yoluyla servetin yeniden dağılımı varsa, orada mutlak bir tekel gücü var demektir. Rant, tekel gücüyle yaratılır. Gündemi kapsayan “tek adamlık” tartışmalarının altında bu ekonomik temel var. Uzun iç savaşta sermaye düzeni ve kurumların yaşadığı çürüme, dağılma ve bozgun, yürütme erkini yetkinleştirerek tersine çevrilebilir. Bu tek erkin neden Saray olduğunu, bu ekonomik temel açıklıyor. Dinci-faşizm, bu sayede inanılmaz hızda servet yığdı. Çevresine, rantın dağıtımından geçinen çok geniş bir çıkar grubu yarattı. Geçmişte, kendi içine az çok kapalı yerel siyasetin aktörleri zamanla silinip gitti. Karşı-devrimin kitle tabanı, tek adreste toplandı. Rant, sinekleri çeken şeker oldu.

Burada, son döneminde topyekun faşizm görüntüsü veren AKP iktidarının, ekonomik ve siyasal dayanaklarına varıyoruz: Tam ilhakın köpürttüğü ranta dayalı servet yığılımı, şişen hazine gelirlerinin tekellerce yağması, ve uzun iç savaşta karşı-devrimin yaşadığı kırılmalar. Kolayca görüleceği gibi, hepsi, oldukça oynak dayanaklar. Şöyle de söylenebilir. AKP’yi topyekun faşizme taşıyan etmenler, onun topyekun çöküşünün de koşullarıdır. Zaferini ilan ettiği gün, çöküşün başladığı gündür: 15 Temmuz darbe girişimi, dayanak ve yıkımın çelişkin diyalektiğini bizlere gösterdi.

Ama önce, 12 Eylül’de kurumsallaşan faşizm ile bugünün topyekun faşizmi arasındaki ayrım noktalarına bakmak yerinde olur. 12 Eylül’le birlikte faşizm, anayasal biçime büründü. Partiler değil, MGK-DGM vs. kurumsal devlet yapıları ve bürokratik işleyiş yoluyla bir devlet biçimi haline geldi. Ancak uzun iç savaşın amansız etkisi, kurumları önce yıprattı, sonra çatırdattı. Gelişimi engellenemeyen devrimci savaş, kurumsal faşizmin esas ve temel organı orduyu, emir komuta zinciri ve otoriteye bağlılık yönünden zayıflattı. AKP bir dönem, polis ve adliyenin yetkisini artırarak, kurumsal açığı kapatma yoluna gitti. Ancak, bozulan kurumsal yapıyı yeniden toparlamak mümkün olmadı. Tersine, her yetki devri, yeni ve daha derinden parçalanmayı tetikledi. 17-25 Aralık’ta adliye ve polis teşkilatı, ikili yapı içinde göründü. Böylece, büyüyen devrim karşısında, kurumlara değil ama tek bir partiye dayanmak, ve o partinin kadroları aracılığıyla faşist devletin restorasyonu kaçınılmaz oldu. 15 Temmuz, diğer nedenleri yanında, bu revizyona verilen bir tepkiydi.

15 Temmuz’un bir cemaat darbesi olduğu, koca bir yalandır. Darbenin gelişimini güncel gelişmeler içinden takip eden LP, bunun, devlet bürokrasisi içindeki derin bir yarılma ve çatışmanın sonucu olduğu tespit etti. Böyle parçalı bir faşist aygıtla, ne iç savaşın gerekleri yerine getirilebilir, ne de ranta dayalı servet dağılımı sürdürülebilir.

Sorun şu ki, AKP, tüm o şişkin bürokratik devlet yapısını, kendi partisi içinden yetişmiş kadrolarla doldurabilecek kapasitede değil. Pek çok alandaki boşluk, ve yetişkin eleman sıkıntısı giderilemiyor. Dahası, bu kadrosal zayıflık, AKP karşıtı burjuva cephenin yeni pazarlıklara girişmesini, yeni darbe atılımlarına heveslenmesini kışkırtıyor. Polis teşkilatı, gerici cemaat koalisyonu gibi, bir partinin içinde şekillenmiş kadrosal bütünlükten fazlasıyla uzak. Tersine, çıkar gruplarından başka bir şey olmayan cemaatler, yıllarca birbirlerine karşı besledikleri hasmane tutum ve rekabeti, şimdi polis teşkilatına taşıyarak, kurumsal işleyişi daha büyük ölçülerde bozdular. Adliye ise, bundan çok daha kapsamlı bir tasfiye yaşıyor. Kuşkusuz, tasfiyelerin en acımasızı orduda yaşandı. Kurmay albay rütbesinde neredeyse kimse kalmadı. F-16 pilotları tümden güvensiz ilan edildi. Alt rütbeler arasında, genel karargaha karşı öfke birikti. Çünkü, 15 Temmuz’un başındaki isimler, yani komuta kademesi, hükümetle girdikleri pazarlıkla kendi paçalarını kurtarırken, kendi silah arkadaşlarını sattılar.

Sonuca gelelim... AKP dinci faşizmi, topyekun bir faşizm kurmaya girişmiş olsa bile, bu çabayı besleyen ekonomik-siyasi destekten ve kadrolardan fazlasıyla yoksun. Bu kurumsal yoksunluk, zabıtaların silahlanmasıyla, kimi esnaf grupların Halk Özel Harekat adıyla örgütlenmesi yoluyla gidermek, şimdilik olası görünmüyor. Topyekun faşizme doğru atılan her adım, devlet bürokrasisi içindeki dağılmayı ve yeni çatışmaları ateşliyor. Ötesi var, ki bu daha önemli; tekelci sermayenin emekçi sınıflar üzerindeki egemenliğin son kalıntıları da bu yoldan yokediliyor. Ezici bir çoğunluk, parlamentonun işe yaramadığını, seçimlerin kesinlikle adil olmadığını ve gerçek durumu yansıtmadığına görüyor bu yoldan köklü sorunlara çözüm bulunamayacağı kanaati yaygınlaşıyor. Husumet ve öfkesi sadece hükümete yönelenler, bu öfkeli duyguları devletin bütününe karşı yöneltmeye başlıyorlar. Sermayenin son koruma duvarı ordu ise, delik deşik. Bütün bu olgular, topyekun faşizmin, kendini pekiştirerek aşmaya çalıştığı çelişkilerin kurbanı olacağına dair kesin işaretlerdir.

AKP’nin emperyalizmle düştüğü çok yönlü çelişkilere dikkat çekmek gerek. Ekonomik, siyasi, diplomatik pek çok katmanı var. bilindiği gibi 2008’de başlayan depresyonda, emperyalist ülkelerin merkez bankaları bol keseden dağıttıkları kredilerle durumu kurtarmaya çalıştı. Bu dönemde Türkiye, yüksek faizli borçla durumu idare edebildi. Ancak şimdi emperyalist mali-sermaye, parayı geri çekerek iç yangına odaklanıyor. Önlerindeki birinci engel, Türkiye, Brezilya gibi önemli bölgesel ittifaklarda yaşanan yıkımın, devrimi tetikleme olasılığıydı. Türkiye inatla yeni kredi alım düzeneğine uyum sağlamayı reddetti. Çünkü bunun için, inşaat-AVM ortaklığının sona ermesi ve AKP’nin güttüğü sürünün dağılması gerekti. Türkiye, başta Avrupa bankalarına, yüksek miktarda borçlu Balzac, çok fazla borcu olanın borç vereni teslim alacağını söyler. Avrupa’nın Türkiye karşısındaki durumu buna benziyor. 2017 itibariyle, içeride “sıcak para” biçiminde 200 milyar dolar var, ancak çıkış yapamıyorlar. AKP, faizleri düşük tutup, dolar kurunu yüksek tutarak sıcak parayı adeta içeriye hapsediyor, bu koşullarda önemli zararlar yaşamadan çıkamazlar.

Siyasi boyuttaki gelişmeleri özetlemek gerekirse, Ortadoğu’da izlediği maceracı politika yüzünden TC, bölgede Rusya-İran’ın yerleşmesini kolaylaştırdı. İlhakçı bir devlet olarak varlık koşullarını koruma adına izlediği Kürdistan düşmanı politika, Rusya’nın eline kozlar veriyor. Öte yandan Avrupa, iç savaşla sarsılan ülkelerden Avrupa’ya akan göçmenlere barikat oluşturma karşılığında, çeşitli diplomatik ve ekonomik imtiyazlardan TC’yi yararlandırdı. Gelinen noktada dinci-faşizm, elindeki göçmenleri koz olarak kullanmaya kalkışacak kadar işi ileri götürdü. Yani, anlaşmayı bozdu. Siyasi ve diplomatik kepazelikler, şu an dinci-faşizmi, şefini, Avrupa’nın gözünde “istenmeyen kişi” haline getirdi.

Bu çelişmeleri dile getirmenin sebebi, dinci faşizmin bizzat emperyalistlerce devrileceği gibi bir fikre yaslanmak değildir. Aksine, bir daha kolay ele geçmeyecek bir fırsata vurgu yapmaktır. Birikimi zayıf Türkiye tekelci sermayesini devrimin pençesine düşmekten, çok kere emperyalistler kurtardı. Bu noktada 2001 krizini anımsatmak yeter. Onbeş yıldır, Ortadoğu’nun operasyonel karşı devrim üssü misyonu Türkiye’ye açılan kredinin haddi hesabı yok. Şu an için rüzgar tersine döndü. Dinci-faşizmin ilk devrimci krizde, ya yıkılıp gideceği, ya onulmaz ölçüde sarsılıp iktidarını kaybedeceği öngörüsünde bulunmak abartı olmayacaktır.

Login Form