(May 21, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Nis 30, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Nis 08, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Oca 28, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Kas 18, 2019) Açıklamalar Read more...   |   

Kongre Üyesi Değerli Delege Yoldaşlar,

25 yıl aradan sonra Parti Kongresi’ni topladığımız şu günde aramızda bulunmayan, Partimize öngelen THKO’yu kuran ve onunla Türkiye ve Kürdistan devrim tarihinde bir dönüm noktası oluşturan; THKO’nun kurucu liderleri ve iki ülke emekçi halklarının devrimci önderleri, kahraman savaşçılar Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan, Kadir Manga, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ı; faşist devlete boyun eğmeyerek ve teslim olmayı reddederek yiğitçe direnen ve bu yolda canını feda eden, yarattığı değerle devrimci-savaşçı geleneğin oluşumunda önemli rol oynayan Denizler gibi idam sehpasında komünizmin bayrağını elden düşürmeyen yoldaşlarımız, Seyit Konuk, İbrahim Ethem Coşkun ve Necati Vardar’ı; 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğünün terör ve işkencesine karşı direnirken, işkence sonu katledilen komünist yoldaşlarımız Halil Uluğ, Yusuf Ali Erbay ve Kazım Çakır’ı;

Filistin'de partimizin proletarya enternasyonalizmi bayrağını dalgalandıran, Filistinli savaş arkadaşlarıyla birlikte silah başındayken siyonist İsrail uçakları tarafından katledilen enternasyonal savaşçı yoldaşlarımız, Mustafa Çetiner, İmam Ateş, Cevat Saim Çelen’i (Teğmen Ali) ve sonsuzluğa uğurladığımız diğer tüm devrimci yoldaşlarımızı; reformist unsurlardan ayrıştıktan sonra yaşamlarını feda ederek Partimizin komünist savaşçı kimliğinin, karakterinin pekiştirilmesinde eşsiz rol oynayan Yaşar Bulut, Tarık Ziya Yıldırım’ı; Zindan savaşlarında kahramanca çarpışarak ve ölüm oruçlarında kendini feda ederek partimizin devrimci komünist değerlerine değer katan; Partimizin genç kuşağının savaşçı karakterinin şekillenmesini bir üst düzeye taşıyan Murat Ördekçi, Sibel Sürücü ve Aysun Bozdoğan yoldaşları; devrim ve komünizm davası için yaşamını feda etmiş tüm devrim savaşçılarını sonsuz sevgimizle, anıyor onların devrimci komünist anıları önünde saygıyla eğiliyoruz. Onların devrim ve komünizm davasını zafere taşıyacağımıza, bunun için vargücümüzle savaşacağımıza and içiyoruz.

 

Yoldaşlar,

Büyük altüst oluşlar çağındayız. Gelişmelerin hızı başdöndürücü. Yıllar önce dile getirdiğimiz gibi “kısa tarih” dönemindeyiz. Yıllar, on yıllar artık aylara değil haftalara, hatta kimi zaman günlere sığıyor. Büyük fırtına her şeyi oradan oraya savuruyor. TKEP/Leninist, içinden geçilmekte olan dönemi “yeni evre” kavramıyla formüle etti. Büyük bir toplumsal devrimler çağının, büyük altüst oluşlar çağının gelip dayandığını, bu sürecin kapitalizmin bütün bir tarihsel gelişmesinin sonucu olduğunu berrak bir şekilde ortaya koydu. Bugün artık tümüyle Partimize ait bir tahlil ve kavram olan “yeni evre” anlaşılmadan güncel gelişmeleri anlayabilmek mümkün değil. Aynı şekilde yine Partimize ait olan “tam ilhak süreci”, “küresel iç savaş”, “ABD hegemonyasının sıçramalı çöküşü”, “3. Dünya savaşı”, “ayaklanmalar yüzyılı”, “kapitalizmin sonu” vb. kavramlardan hareket edilmedikçe Türkiye-Kürdistan Birleşik Devrimine dair tutarlı tek cümle kurulamaz! Güncel gelişmelerin labirentinde yönlerini kaybedenlerin aksine teorik öngörü ve sağlamlık, partimizin en üstün yönünü oluşturmaktadır.

Burjuva dünyadan ve burjuva görüşlerden etkilenme küçük-burjuva sosyalist harekette çok yaygındır. Sosyalist sistemde gerçekleşen 89-91 karşı-devrimleri, yıkılan duvarlar, “tarihin sonu” ilanları... tek sözle sermayenin zafer naraları dünya genelinde küçük-burjuva sosyalist hareketi şaşkına çevirdi. Oysa aynı dönem bizde ve dünyanın pek çok bölgesinde devrimci kabarışın gerçekleştiği dönemdi. Ama olayları birbirinden yalıtık ele alan teorik sığlık, sosyalist sistemin dağılmasının yarattığı karamsarlıkla birleşince tam bir yılgınlık çıktı ortaya.

Halbuki her şey herkesin gözü önünde oluyordu. Bu “zafer naraları” hala yankılanıyorken, 93 ortalarından başlamak üzere tüm Avrupa grevler ve eylemlerle sarsılmaya başlamıştı. Küresel ticaret anlaşmalarına (GATT, GATS, MAİ, MİGA) karşı eylemler tüm dünyaya yayılan salgın oldu adeta. Brüksel’de kamyoncular otoyolları bloke etti, çiftçiler tüm Avrupa’yı kasıp kavurdu, Japonya’dan Roma’ya çiftçi eylemleri tekellerin tarım uygulamalarına meydan okudu... Hemen ardından Chiapas’ta Zapatist hareketin başlattığı ayaklanma gündeme geldi. Küresel ticaret anlaşmalarının Uruguay raundunu takiben Dünya Ticaret Örgütü’ne evrilmesi yeni eylem dalgalarını tetikledi. Grevler, eylemler, gösteriler hiç hız kesmedi. Dönem dönem küresel başkaldırılara büyüdü. Seattle ile birlikte nitel bir sıçramaya geçildi. Artık anti-kapitalist bir küresel hareket vardı. Sayıları milyonlarla ölçülen ve yeryüzünün her noktasına yayılmış kitleler “bir başka dünya mümkün” sloganıyla esasında komünizme olan özlem ve eğilimlerini ifade ediyorlardı.

Üretici güçlerdeki muazzam gelişme bu güçlerin kendilerini çevreleyen kapitalist üretim ilişkileri içine sığamayacakları bir noktaya gelmişti. Üretim araçlarının sermaye niteliği, kapitalist özel mülkiyet, üretici güçlerin gelişiminin önünde gerçek, çürütücü ve mutlaka aşılması gereken bir engel haline gelmişti. Bir tarafta bir avuç tekelin elinde muazzam ölçülerde bir servet birikimi diğer tarafta dünya nüfusunun ezici çoğunluğunu pençesine alan açlık, yoksulluk, sefalet birikimi. Bir tarafta bilim ve teknikteki dev ilerlemelerle üretici güçler insanlığı bolluk ve refah içinde yaşatmaya yetecek düzeye gelmişken diğer tarafta üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyeti ve dolayısıyla bunların sermaye niteliği nedeniyle bu gelişme neticesinde işsiz kalarak yaşamdan kovulan milyonlarca ve milyonlarca insan.

Bütün bunlar, kapitalist üretim biçiminin hareket yasalarının kaçınılmaz sonuçlarıdır. Kapitalistler, kitlesel boyuttaki dev üretimleri için dünya çapında üretici avına çıkarken kendi iç pazarlarını yıkıma uğratmak, kitleleri açlık ve yoksulluk içinde sefalete sürüklemek zorundaydılar. Bu, kapitalist üretim tarzının mutlak bir yasasıdır. Ama bu yıkım sessiz sedasız gerçekleşemezdi. Kitleler, dünya çapında ölüme sürüklenmelerine, açlığa yoksulluğa mahkum edilmelerine, yaşamdan kovulmalarına uzun süre daha sessiz kalamazlardı; kalmadılar. Yukarda bahsettiğimiz kitle eylemleri, isyanlar, ayaklanmalar işte bu nesnel temel üzerinde ve dünya genelinde yükseliyordu.

TKEP/Leninist olarak sözkonusu dönemi ve olayları birbirinden kopuk, birbirini raslansal olarak etkileyen olgular olarak görmedik. Analizimizi tarihsel bağlamda ve küresel ölçekte yapıyorduk. Böylece gelişmelerin geçici ve raslansal olmadıklarını, kapitalizmin bütün bir tarihsel gelişmesi ve hareket yasaları tarafından hazırlandığını ortaya koyduk. Artık kapitalist üretim biçimi tarihsel gelişmesinin sınırlarına gelip dayanmıştı. Emperyalist-kapitalist sistem çöküş sürecindeydi ve tüm bu gelişmeler sıçramalar halinde gerçekleşiyordu. İnsanlık, tarihsel gelişmenin yeni bir evresine gelmiş bulunuyordu. Partimizin “Yeni Evre” olarak adlandırdığı bu evrenin özü, kapitalizmden komünizme geçişi sıçramalar halinde sağlayacak toplumsal devrimlerin pratik olarak başlamış olmasıdır. Eski dünya çökerken onun yıkıntıları üzerinde yeni bir dünya doğuyor; insanlığın kurtuluş umudu sürüyor, bin yıllık özgürlük çağı geliyor: Komünizmin şafağı söküyor!

 

Yoldaşlar,

Dünya burjuvazisinin, emperyalist-kapitalist sistemin yıkılışına seyirci kalacağını, yazgısına çaresizce boyun eğeceğini düşünmek büyük bir yanılgı olurdu kuşkusuz. Geçen yüzyılın sonunda NATO, çağımızın “Ayaklanmalar Yüzyılı” olacağını tespit ederken bununla aynı zamanda bu ayaklanmalara karşı nasıl bir politika ve tedbirler geliştireceğini de anlatıyordu. Dış savaşlara uygun olarak örgütlenmiş bir savaş aygıtı olan NATO’yu, “Meskun Mahalde Muharebe”ye, yani şehir savaşına uygun şekilde eğitmeye ve örgütlemeye başladılar. Bunun anlamı dünya çapında iç savaş hazırlıklarına başlamaktı. Bir yandan sermayenin dünya çapındaki merkezileşmesini hızlandırmak için tam ilhak politikasına yönelirken diğer yandan da dünya halklarına karşı dünya savaşını başlatan adımı attı ABD. 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler'i kendi başına yıktı.

Bu provokasyonla bir yandan komünist güçlere karşı kendi topraklarında ve dünyada yeni bir saldırı dalgası başlatırken diğer yandan da askeri işgallere başvurarak diğer emperyalist rakiplerini kendisinin en güçlü olduğu alanda, askeri alanda kendisine boyun eğmeye, kendisinin politikalarının peşinden gitmeye zorladı. Bu girişimin çökmekte olan hegemonyanın yeniden tesisini amaçladığı apaçıktı.

ABD, bu politikayla emperyalistler arası çelişkileri Sovyetler Birliği ve sosyalist sistemin varlığı koşullarında olduğu gibi arka plana atabilmişti. Afganistan ve Irak işgali, işçi sınıfı ve emekçilere karşı önlemler, devrimci güçleri baskı altına alma konusunda birlikte hareket ettiler. Ancak bu politika kapitalizmin hareket yasaları karşısında ancak bir süreliğine etkili olabilirdi. Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası emperyalist-kapitalist ülkeler arasındaki dengeleri tekrar tekrar bozarken, emperyalistler arası rekabet de çelişkileri keskinleşiyordu. Sistemin derin bunalımı ise bu süreci daha da hızlandıran bir etken görevi gördü.

Barajın arkasında suyun birikmesi gibi, biriken ve keskinleşen çelişkilerin ön plana çıkması kaçınılmazdı. ABD’nin baskısıyla arka plana itilen emperyalistler arası çelişkiler, son yıllarda, üstelik geçmişte olduğundan çok daha etkili biçimde ön plana çıktılar. ABD ile Almanya; Almanya ile İngiltere, bu emperyalistlerin arkasında duran daha küçük devletlerin diğerleriyle kapışmaları gizlenemeyecek denli şiddetli. Taraflar birbirlerine olan diş gıcırtılarını gizleme ihtiyacı duymuyorlar artık.

Bunun sonucu olarak emperyalist-kapitalist sistemin başını çeken ABD, Avrupa’daki eski konum ve etkisini yitirmeye; buna karşılık Almanya, Avrupa liderliğine soyunmaya, Fransa ABD’nin etkisinden çıkıp Almanya’nın yörüngesine oturmaya vb vb başladı. ABD’nin Rusya’yı askeri ve ekonomik olarak kuşatma politikasına Almanya açıktan karşı çıkarak Rusya ile ilişkilerini geliştiriyor. İngiltere, 2000’li yılların başında olduğundan biraz daha farklı olarak ABD’nin sadık “fino köpeği” pozisyonunda olmasa da Rusya’ya karşı ABD’nin yanında saf tutuyor. Fransa’yla birlikte Libya’ya aç kurtlar gibi saldıran İtalya, gücü tükenmiş yaşlı bunak gibi kenara çekilmiş durumda. ABD’nin son dönemde İran’a karşı geliştirdiği politikaya Fransa, Almanya ve bunların etkisindeki devletler açıktan karşı çıktılar ve meydan okudular. Suriye’de her emperyalist devlet kendi durumuna göre ses çıkarıyor; Suriye iç savaşının başında görülen emperyalistler arasındaki ortak politika ve davranıştan eser kalmadı gibi. Bu liste böyle sürüp gittiği gibi, süreç de derinleşerek devam ediyor.

 

Değerli yoldaşlar;

Emperyalistler arası çelişki ve çatışmaların, şimdilik savaş boyutunda olmasa da derinleşmesinin önemi şurda. Devrimci şartlarda gündeme gelen emperyalistler arası çelişki ve rekabet, hem bu şartlardan beslenir hem de bu şartlar üzerinde “kızıştırıcı” bir etki yaratır. Bu durum bir yandan emekçi halkların mücadelesinin önünü açar, ona “hiç ummadık müttefikler” yaratır, diğer yandan devrimlerin akacakları kanalları genişletir. Emekçi halklar düşmanlarının bu parçalanmışlığında kendi zaferlerini görürler. Emperyalizm ve gericilik her yerde kaybetmeye başlar. Yakın coğrafyamızda gözlerimizin önünde cereyan eden gelişmeler buna kanıttır.

Emperyalistler, Suriye’de Rusya’nın da devreye girmesiyle ağır bir yenilgi sürecine girdiler. Suriye’de yeniliyorlar, Irak’ta yeniliyorlar. Filistin topraklarında, Filistin devrimini yolundan saptırmak için bizzat İsrail tarafından kurdurulan HAMAS, iflasını ilan etti. Filistinli devrimci örgütler tekrar eski etkin rol ve güçlerine dönmenin koşullarını yakaladılar.

Tunus emekçi sınıflarının başlattığı ve tüm Kuzey Afrika’ya yayılan ayaklanma havası genişleyerek devam ediyor. Emperyalistlerin bu ayaklanmaların bir toplumsal devrime dönüşmesini önlemek için, din ve mezhep çatışmalarını kışkırtarak, dinci-faşist çeteleri her yerde örgütleyip silahlandırarak halkların üzerine salmış olması; çatışma ve ayaklanmalara “din/mezhep” çatışması görüntüsü vermiş olması gerçeği değiştirmiyor.

Gerçek şu ki, Afrika’dan Ortadoğu’ya, Latin Amerika’dan Asya’ya, oradan Avrupa’ya kadar uzanan, dünyayı kapsayan ve etkisi altına alan bu devrimci kargaşalık, sonu sonuna emekle sermaye; komünizmle kapitalizm, eski dünya ile yeni dünya arasındaki çatışmadan kaynaklanıyor, oraya dayanıyor, gücünü ve enerjisini oradan alıyor. Bu, devrimci durumun dünya çapında ortaya çıktığını gösteriyor. Farklı ülke ve coğrafyalarda değişik görünümler altında ve farklı biçimlerde ortaya çıkan bütün çatışmalar, kargaşalık, alt-üst oluşlar esasında, hepsi de, sonu sonuna işte bu devrimci durumun sonucu olarak ortaya çıkıyorlar.

Ortadoğu’da, Yemen’den Suriye ve Irak’a kadar uzanan geniş coğrafya’da yıllardır süren ve iç savaşla dış savaşın iç içe biçimde geliştiği savaşlar bu şekilde ele alınıp değerlendirilmelidir. Emperyalistlerin bölge gerici/faşist devletleri ile birlikte dinci faşist çetelerin omuzları üzerinden halklara karşı geliştirdikleri savaşlar, emperyalist egemenliğin bölge gerici/faşist iktidarları ayakta tutma politikasının sonucudur. İşaret ettiğimiz bütün bu geniş coğrafya’da hiç bir burjuva iktidar yarınından emin değil.

Tüm bu yoğun tempolu gelişmeler, ABD hegemonyasının çöküşünden ayrı düşünülemez. Şimdi çöküşün etkilerini ABD iç politikasında belirgin biçimde görüyoruz. Amerika tarihinin ilk siyahi başkanı Obama’nın esas misyonu, Occupy hareketiyle derinden sarsılan, uyanan ve harekete geçen devrimci katmanları yatıştırmak, hareketin altını boşaltmaktı. Tıpkı 1930’larda büyük buhranın öfkeyle ayağa kaldırdığı proleteryayı New Deal ile yatıştıran Rooswelt gibi. Ancak köprünün altında çok sular aktı ve et kafalı hasımlarınca sosyalistlikle suçlanan Obama çare diye sağlık reformları dışında hemen hiç bir şey yapamadı. Bu yüzden, Obama’nın son iki yılı, silahlı biçimlere varan siyah isyanlarıyla geçti. Yerini, “Çay Partili” kabinenin başkanı olarak Trump’a bıraktığında, ABD’de sınıflar mücadelesi, silahlı çatışmaların işaretlerini ele veriyordu. Trump’ın başkanlığını ilan ettiği gün milyonlar sokaklara döküldü. Orada, sertleşen sınıflar mücadelesinin, çok kısa zaman diliminde açık bir iç savaşa dönüşebilecek potansiyeli var. Ekonomik, siyasi, etnik, kültürel, çok ciddi fay hatları üzerideki bu muazzam büyüklükteki ülke, bugüne dek yaşananlar içinde en amansız iç savaşa hazırlanıyor.

Sınıflar mücadelesini, demokratik kurumlar ve kitle örgütleri üzerinden vermeye fazlasıyla alışkın Avrupa bile, bir iç savaştan uzakta değil. 20. yüzyıl boyunca askeri ve mali yönden ABD’ye yaslanan Avrupa, hegemonik çöküşle birlikte, denebilir ki, daha çok kendi derdine düştü. 2008 krizinden itibaren Avrupa diplomasi ordusunun esas hedefi, toplumsal devrimleri kıtadan uzakta bir yerlerde karşılamaktı. Ne mümkün? Krizin dört dörtlük etkileri, Avrupayı toplumsal hareketlerin sera alanı haline getirmekte gecikmedi. Londra alevler içinde kaldı, devrimi yeniden hatırlamak isteyen Fransızlar Paris meydanlarını doldurdu. Yunanistan’da burjuva toplum yıkımın eşiğinden döndü ve halen de ayakta durmakta zorlanıyor. Avrupa’da, bu olağanüstü dönemin politik sonuçları nihayet ortaya çıkmaya başladı. Neredeyse yüz yıldır mali-sermayenin parasal desteği ve proletarya aristokrasisinin varlığıyla biçimlenen iki partili merkez (bir muhafazakar, bir sosyal-demokrat), dağılmaya ve uçlara doğru savrulmaya başladı. Fransa, Almanya, Yunanistan, İspanya ve İtalya’da ırkçı partilerin yükselttiği faşist bayrakların karşısına, militan ve kavgacı kitleler çıktı.

Sonuç olarak Avrupalı emekçiler, faşizme ve kapitalizme karşıt temelde çok sert sınıflar mücadelesine şimdiden girmiş bulunuyorlar. Anti-faşist, anti kapitalist ittifak, genel grevlerle örgütlü gücünü defalarca sınayan proletaryayı, barikatlar ardındaki yoksul göçmenleri, işsizlik cehennemindeki gençliği biraraya getiren çok güçlü bir ortaklıktır. Hitler-Mussolini felaketlerini belleklere kazımış Avrupalı emekçiler, mali oligarşinin desteğinde büyüyen faşist partiler karşısında, çok güçlü moral ve maddi avantajlara sahipler. Mali-oligarşinin iktidarını güvence altında almış merkez politik partiler düzeni çürüyüp döküldükçe, tekelci sermayenin faşizme yönelimi belirgin bir hal allıyor. Ama onların bu yönelimi, Avrupa işçi sınıfının ve diğer emekçi sınıfların tekelci kapitalist egemenliğe ve faşizme karşı mücadelelerini yükseltmelerine de neden oluyor.

 

Yoldaşlar,

Her devrimin iç ve dış koşulları, iç ve dış müttefikleri vardır. Küresel ölçekte kutuplaşmalar, mücadeleler herhangi bir ülkedeki devrim üzerinde doğrudan veya dolaylı etkide bulunur. Bu açıdan mevcut koşullarda emperyalist-kapitalist güçlerle Rusya ve Çin’in başını çektiği güçlerin karşı karşıya gelişi, küresel ölçekte sınıf mücadelelerini doğrudan etkilemektedir.

Bir taraftan ABD ve Avrupa’lı emperyalistler arası çelişki ve çatışmalar derinleşirken öte taraftan dünya ölçeğinde emperyalist-kapitalistlerle başını Rusya ve Çin’in çektiği blok arasındaki karşıtlık her yeni olayda daha da belirginleşmekte ve yeni çatışmalara neden olmaktadır. “Şanghay Beşlisi” ve bunlara eklemlenme sürecindeki bir dizi ülke ekonomik, politik, ticari, diplomatik ve askeri alanlarda giderek daha da belirginleşen ve güçlenen bir blok olarak dünyanın emperyalist efendilerinin karşısına çıkıyorlar. Bu karşı karşıya gelişler pek çok durumda ilerici devrimci ve sosyalist güçler için büyük olanaklar sağlıyor. Rusya ve Çin’in Küba, Venezuela ve Bolivya’yla girdikleri askeri ekonomik ve ticari ilişkiler bu ülkelere ciddi nefes aldırıyor. Son dönemde Rusya’nın Ukrayna ve Suriye savaşlarında emperyalist-kapitalistlerin karşısına dikilişi de bu açıdan değerlendirilmelidir. Bu durum, Rusya ve Çin’i emperyalist-kapitalist ülkelerle aynı kefeye koyan değerlendirmelerin ne kadar sığ ve bilimsellikten uzak olduğunu göstermeye yeter.

 

Yoldaşlar,

Ulusal kurtuluş hareketlerinin, emekle sermaye, kapitalizmle komünizm arasında sürmekte olan küresel iç savaştaki yeni konumlarından kısaca bahsetmek yerinde olur.

Hepimizin bildiği gibi, klasik “ulusal bağımsızlık” savaşları ve kapitalist gelişme sonucu, 1945’li yıllardan itibaren emperyalizmin sömürgecilik politikası yerini, esas olarak, ekonomik, mali, diplomatik askeri bağımlılığa dayalı yeni sömürgeciliğe bırakmıştı. İlk örnekleri Lenin döneminde ortaya çıkan bu bağımlılık/yarı bağımlılık biçimleri, sözünü ettiğimiz dönemden sonra genel bir biçim haline gelmişti.

Bu gelişmenin tarihsel önemi şurda: Sermaye ve dolayısıyla kapitalist üretim ilişkileri dünyanın her köşesine yayılırken bir yandan baskı ve sömürü biçimlerinde bir değişikliğe gitti, öbür yandan ve bunun devamı olarak gittiği yerdeki “ulusal burjuvazi”yi işbirliği ilişkileri içine sokarak onun “ulusalcı” yönünü önemli ölçüde ortadan kaldırdı. Bağımlı/yarı-bağımlı ülkelerin burjuvazisi ise, sermaye birikimi ve kapitalist gelişme için tek yolun emperyalist sermaye ile işbirliğini geliştirmekten geçtiğini herkesten önce görmüştü.

Böylece, kapitalist gelişme eski “sömürge” ulusu çözüyor, ayrıştırıyor, aynı “ulus” içinde gerçekte çıkarları uzlaşmaz olan iki ulus ortaya çıkarıyordu: Burjuva ulus-proleter ulus. Bu tarihsel gelişmeden sonra, ulusal özgürlük, emperyalist kölelikten kurtuluş ancak proletaryanın önderliğinde gelişebilirdi. Bu sınıfsal ilişki, ulusal kurtuluş hareketlerini giderek sosyalizme yaklaştırdı ve onlara ulusal/sınıfsal kurtuluş hareketi niteliği kazandırdı. Çünkü bu kurtuluş hareketleri, doğaları gereği, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı savaş içinde gelişiyordu. Vietnam, Kore, Laos, Komboçya, Afrika’daki kurtuluş hareketleri bunun birer örneğidir. 45’li yıllardan sonra sosyalizmin bir sistem haline gelmiş olması bu hareketlerin sosyalist ülkeler şahsında güçlü bir müttefik bulmalarını sağladı.

Bu süreç günümüzde ortadan kalkmış değil. Aksine derinleşerek sürüyor. Kapitalist gelişme el attığı her yerde “eski ulusları” çözüyor, ayrıştırıyor, uzlaşmaz çelişkilere sahip sınıflara bölüyor. Tarihsel gelişmenin bu aşamasından sonra, uzlaşmaz karşıtlıklara bölünmüş bir ulusun bütün sınıfları arasında “ulusal birlik” oluşturmaya çalışmak, beyhude, sonuçsuz kalmaya mahkum gerici bir çaba olacaktır. Kapitalizm tarafından bölünüp parçalanmış bir ezilen “ulusun birliği” bu aşamadan sonra, ancak proletarya tarafından ve proletarya etrafında kurulabilir.

Genel olarak Kürdistan’da, özel olarak G.Kürdistan’da son aylarda yaşanan sarsıcı gelişmeler ve ayaklanmalar ancak bu temel üzerinde bilimsel açıklamasını bulabilir. Burjuva sınıf ve onun politik temsilcileri bir ulusun kurtuluş mücadelesine önderlik etme karakterine artık sahip değiller. Onlar bu mücadeleyi sadece emperyalist efendileri karşısında “güç sahibi” olarak görünmek, buna dayanarak itibar ve kabul görmek, emperyalist sermaye ile ilişkilerde avantaj elde etmek için kullanırlar. Onlar sınıfsal çıkarlarını her zaman “ulusun” çıkarlarının üstünde tutarlar. G.Kürdistan burjuva politik güçlerinin Rojova devrimini boğmaya çalışmaları buna örnektir.

Küçük burjuvaziye gelince.. Burjuva sınıf katlarına yükselme umudu ile proleter saflara düşme korkusu arasında gidip gelen bu sınıfın politik temsilcileri, yaşam onları bir ulusun özgürlük mücadelesine önderlik etmek noktasına getirdiğinde ezen ulusun burjuvazisi ve emperyalizmle uzlaşma umudunu her zaman korumaya çalışırlar. Onlar, bu umutlarını yitirmemek için, şu olguyu sürekli görmezden gelirler: Özü, ulusları ezen ve ezilen uluslara ayırmaya dayanan emperyalizm, ezilen uluslara özgürlük değil kölelik, demokrasi değil baskı getirir.

Gerçekte, Katalonya örneği bile, tek başına, emperyalistlerin bir ulusun kendi kaderini tayin hakkı ve bu hakkı ayrılıp kendi devletini kurma biçiminde gerçekleştirme isteği karşısında nasıl eylem ve söz birliği ettiklerini göstermeye yeter. Katalonya örneği, bir halkın özgürlük isteğini ifade etmesinin bütün emperyalistlerin kanlı yüzlerini göstermelerine yettiğini gösterdi. Bir kez daha ve pratik olarak: Emperyalizm özgürlük değil egemenlik; demokrasi değil siyasi gericilik peşinde koşar.

Onun için ulusal kurtuluşçu küçük burjuva devrimci politik güçlerin önünde şu iki seçenekten başka yol yoktur: Ya emperyalizmle işbirliğini devam ettirip derinleştirecekler; böylece ulusun özgürlük davasına sırtlarını dönmüş olacaklar ya da emekçi-yoksul sınıfların çıkarları temelinde emperyalizme ve işbirlikçi burjuvaziye karşı mücadeleyi sonuna kadar götürerek ulusun özgürlük savaşını zafere taşıyacaklar. Emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadeleyi içeren ikinci yol zorunlu olarak sosyalizme çıkar. Dünya proletaryasının, emekçi halklarının, devrimci güçlerini enternasyonal dayanışmasını, güç ve enerjisini kazanmanın yolu da bu.

 

Yoldaşlar,

Bildiğiniz gibi, Kürdistan sorununun gerçek çözümünün Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını ve Kürdistan proletaryasıyla emekçi sınıflarının da kurtuluş yolunu açacak birleşik devrimden geçtiği görüşü, Partimizin temel politikalarından biridir. Şimdi bu görüş ve yaklaşım Kürdistan ve Türkiye emekçi sınıfları ve devrimci güçleri arasında gittikçe daha fazla kabul görüyor, benimseniyor ve taraftar buluyor.

İfadesini “Halkların Mücadele Birliği” sloganında bulan, kurtuluşun ezen ulusla ezilen ulusun emekçi sınıflarının ortak mücadelesiyle gerçekleşebileceği bilincinin hızla yayılması buna bir örnektir. Bu slogan, son gelişmeler sonucu, şimdi G.Kürdistan’ın yanı sıra Rojava ve K.Kürdistan’da Kürdistan emekçi sınıfları ve kimi politik güçleri tarafından öne çıkarılıyor. Bu sloganın ezilen ulus güçleri tarafından benimsenip öne çıkarılması, teorik ve ideolojik düzlemde “sömürge” tezinin fiili olarak terk edilmesi anlamına gelmektedir. “Sömürge Kürdistan” tezi ve buna bağlı olarak “ayrı örgütlenme-ayrı mücadele” tezleri bu gün fiili olarak terkediliyor. Bu gidiş sonucuna varacak ve bu tezler söylemde de terk edilecek.

Bu noktada, abartma yapmış olma kaygısına düşmeden şunu rahatlıkla söyleyebiliriz artık: “Sömürge Kürdistan” tezi ve onun sonuçlarının iflası Partimizin ideolojik, teorik üstünlüğünün ve gücünün kanıtı oldu. Bilindiği gibi, özellikle 90’lı yılların başında UKH’nin eriştiği büyük gücün etkisinde kalan sayısız politik hareket ve parti -ki bunların arasına ayrıştığımız reformist kesimi de eklemeliyiz- ayakta kalabilmek için bu gün asıl sahipleri tarafından fiilen terk edilen bu “sömürge” tezine sarılmışlardı. Sadece Partimiz o güçlü rüzgara kendini kaptırmamış; bilimsel, ilkeli, marksist-leninist duruşunu korumuştu.

İşçi sınıfının zaferi, ezen ve ezilen ulus halklarına tam demokrasiyi, gerçek kurtuluşu getirecek tek yoldur. Burjuva egemenlik yıkıldığında; burjuva sınıfın diğer sınıf ve uluslar üzerindeki egemenliği ortadan kalktığında, bundan kaynaklanan her türlü baskı ve sömürü de ortadan kalkacak.

Bu, aynı zamanda şu anlama geliyor: Ezen ulusun işçi sınıfı ve emekçi halkları ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını, ayrılıp kendi devletini kurma hakkı da dahil, koşulsuz biçimde tanımalıdır. Ezilen ulus halklarında “halkların mücadele birliği” düşüncesi giderek yaygınlaşırken ezen ulusun işçi sınıfı, emekçi halkları ve devrimci güçleri Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını, ayrılma dahil, savunduklarını kesin bir dille ve yüksek sesle ilan etmeliler. Ezen ve ezilen ulus proletaryası, emekçi sınıfları ve devrimci güçleri arasında sıkı, sağlam ve sarsılmaz birliğin temel ve vazgeçilmez koşuludur bu.

Ulusal baskıya ve Kürdistan’ın ilhakına son vermek için mücadele etmek Türkiye işçi sınıfının sadece enternasyonal görevi gereği değil, fakat aynı zamanda kendi kurtuluşu için de zorunludur. Çünkü, Türkiye'de işçi sınıfını ve diğer tüm emekçileri egemenlik altında tutan burjuva sınıf, Kürdistan'ın ilhakından ve Kürt ulusunun ezilmesinden maddi ve manevi bir güç de alıyor. Kürt ulusunun özgürlüğünü elde etmesi ve Kürdistan'ın ilhakının sona ermesiyle burjuva sınıfın işçi sınıfı ve diğer emekçi güçler üzerindeki egemenlik dayanaklarından en önemlilerinden biri yıkılmış olacak.

Kürt halkının özgürlük mücadelesi ve bu mücadelede sıçramalar halinde ortaya çıkan gelişmeler bütün Ortadoğu’yu etkisi altına aldı. Başta Türkiye tekelci sermaye sınıfı ve dinci-faşist iktidar olmak üzere, bölgenin burjuva egemenlikleri artık yarınlarından emin değiller. Bütün çabaları günü kurtarmak içindir.

 

Değerli Yoldaşlar;

Türkiye ve K.Kürdistan’da iç savaş ve devrimci durumun varlığı üzerinde bir şey söylemeye gerek yok. Bu konu, Parti yayınımızda yeterince işlendi. Ancak özellikle son iki-üç yılda yani 2.Konferansımızdan sonra ortaya çıkan son derece önemli politik gelişmeler üzerinde kısaca durmak gerekir.

Bu gelişmelerin başında 7 Haziran genel seçimleri geliyor. 7 Haziran 2015 seçimlerinin önemi şurada; Seçimlerden açık bir yenilgiyle çıkan dinci-faşist parti ve onun hükümeti, Türkiye tarihinde ilk defa seçim sonuçlarını fiilen tanımadı ve “de facto” durum yaratarak hükümetten çekilmedi. Bu durum, dinci-faşist parti ve onun hükümetine karşı olan geniş bir kitlede genel seçimlerin ve parlamentonun işe yaramazlığı yönünde GENEL bir bilinç oluşmasına yol açtı. Bu bilincin özeti “bu adamlar sandıkla gitmez” şeklinde ifadesini buldu.

Kitlelerde oluşmaya başlayan bu bilinç, parlamentoya ve genel seçimlere bel bağlayan sosyal reformist parti ve çevrelerin politik iflası anlamına geliyordu. Bu nedenle esasında bu gelişmeden en büyük darbeyi yiyen de bu parti ve çevreler oldu.

Haziran seçimlerini izleyen “azınlık hükümeti”ne UKH’nin yasal partisinin katılması Kürt halkında “kendi” politik güçlerine bir güvensizlik oluşmasına neden oldu. Çünkü kendi “vekilleri”nin ortak olduğu hükümet, hem Kürt halkı hem de emekçi sınıf üzerindeki baskı ve teröründen hız kesmemişti. 2015 Kasım seçimlerine böyle gidildi. Ağır bir faşist terör ve Kürt halkı üzerinde katliamlar eşliğinde yapılan Kasım seçimlerinde dinci-faşist parti her yol ve yöntemi kullanarak “çoğunluk” elde etti.

Dinci-faşist parti, hükümet kurmak için gerekli çoğunluğu parlamentoda elde etmişti ama kitlelerde parlamento ve seçimlere ilişkin oluşan bilinç Kasım seçimleriyle pekişti. Seçimi kazanmak için hile/hurda, oyların çalınması, sahte oylar, Kürt halkı üzerinde terör, köylerin boşaltılması vb ne gerekiyorsa hepsi gözönünde yapıldı. İşte bu koşullarda Partimizin attığı “sandıkla gitmeyecekler” sloganı dinci-faşist iktidara, faşist devlette kin ve nefretle dolu geniş bir kesimin duygu ve düşüncelerini ifade eden; bu duygu ve düşüncelerle uyum içinde olan bir slogan oldu. Söylemeye gerek yok, bu, Partimizin emekçi sınıflar üzerindeki politik etkisi açısından son derece önemli bir gelişmeydi.

Seçimlerden hırpalanmış, yaralar almış, güçten düşmüş, yara-bere içinde çıkan dinci-faşist iktidar ve faşist devlet, devrimin gelişimini engellemek için bütün gücüyle ve her yoldan Kürt halkına saldırdı. “Hendek Savaşları” olarak anılan bu kanlı savaş, iç savaşın o güne kadarki en sert safhasını oluşturdu. Kural-sınır tanımaz, gözü dönmüş, hunharca bir kanlı terör yürütüldü Kürt halkına karşı. Savaş kazanmak için gerekli olan tüm yönlerden üstün olan faşist devlet güçlerine karşı altı aydan fazla bir zaman karşı koyan Kürt halkı ve gençliği sonuçta daha fazla dayanamayarak geri çekilmek zorunda kaldı.

Burada sözkonusu kent savaşlarından çıkardığımız bir dizi sonucu gelecekteki mücadele açısından taşıdığı önem nedeniyle paylaşmak istiyoruz.

Önce şunun altını çizmek lazım: Savaş, aylar öncesinden ‘geliyorum’ diyordu. Sermayenin dinci-faşizm eliyle kotardığı çözüm süreci, ne gerillayı, ne de gençliği ikna edebilmişti. Askeri disiplin gereği, gerilla sürece uyumlu davrandı, ancak gençlik kendi hazırlıklarını yürüttü. Biz bunun işaretlerini, 2014-15 Newroz’unda çok açık gördük. Kürsüye çıkan gençlik sözcüleri, halkı silahlanmaya, savaşa ve devrime çağırdı. Seçimlerde aynı kesimin tutumu sandıkları yakmaktan yanaydı. Bu ateşli devrimcilik en yoksul, proleter karakterli gençlik kitlesinden yükseliyordu. Ve dinci faşist iktidar 7 Haziran seçimlerini geçersiz sayarak fitili ateşlemiş oldu. Çözüm sürecine de, seçimlere de zerre inanç duymayan Amed-Botan gençliği savaşı başlattı. Büyük savaş tecrübesinden yoksun gençlik tam anlamıyla, kafasını taşlara vura vura, kent savaşlarını dünyada benzerine az rastlanır kahramanlıkla yürüttüler. Fakat kahramanca savaş sonuca ulaşamadı. YPS 15 Nisan’da, kentlerin yıkımını gerekçe göstererek geri çekildiğini açıkladı. Çözüm sürecinin etkisiyle, hendeklerin bir süre sonra bir uzlaşıyla kalkabileceğini, HDP’nin bir ara yol bulacağını beklediler.

Silahlı kent ayaklanmasının bir politik programının olmaması en ciddi zaaflardan biriydi. Hendeklerin niçin yükseldiğini Kürt halkına bile yeterince anlatamadılar. Özerklik ilanlarında halkın kafa karışıklığı net görüldü. Belediyeler eliyle yapılan ilanlar bir grup yöneticiden başka, büyük dostluk gösterilerine sahne olmadı. Özerklik gibi sınırlı bir hedef için çok kanlı bir bedeli göze almak, halkı ikna etmedi. Bu, denebilir ki, silahlı ayaklanmayı bir grup veya parti örgütüne dayandıran Blankist bir hataydı. Oysa ayaklanma, bizzat halkın yükselen eylemine dayanmalıydı. Bu ise, ancak, halkın doğrudan iradesini temsil eden halk organlarına, tüm yoksulların aktif desteğini güvence altına alarak yeni bir yaşam hedefi ve programıyla yürütülebilirdi. Belediyesel özerklik, bu politik boşluğu dolduramazdı.

Politik boşluk, büyük kahramanlığa rağmen, halkın bu savaşın dışında kalmasıyla sonuçlandı. Ciddi oranda bir kitle kentleri, mahalleleri terketmediler, fakat savaşa aktif biçimlerde katılmadılar. YPS, kendini askeri bir yapılanma olarak, el yordamıyla oluşturmuştu, ne siyasi bir yapıya ne de halkın ezici çoğunluğunun doğrudan iradesini temsil eden bir organa dayanıyordu. Bu yüzden halkın ilk başlarda geliştirdiği sivil eylemlerin devamı gelmedi. Zamanla umudunu yitiren bir “ev terketmeme”ye dönüştü.

Politik hatalara bir dizi askeri hata eşlik etti.

Sonuçta ayaklanma yenildi. Kürdistan emekçi sınıfları bu savaşlarla birlikte, faşizmin kanlı yüzünü tüm çıplaklığıyla görmenin yanısıra, özgürlüğün uzlaşmalarla, “çözüm” denen ne olduğu belirsiz şeyle, devletle görüşerek vb vb yollarla değil, ancak silahlı halk ayaklanmasıyla, bir devrimle, devletin, tekelci egemenliğin yıkılmasıyla elde edilebileceğini yaşayarak gördüler, öğrendiler. Oldukça ağır bir bedel karşılığı da olsa bir bilinç oluştu. Bu bilinç devrimci bir bilinçti. Gelecekteki ayaklanmaların kaldıracı olacak bir bilinç böyle oluştu.

Devrimci bilincin toplumsal bilinç düzeyinde yaygınlık kazanması, devletle uzlaşma hayallerini bitirdi ve bu hayallerle politika yapan güçlerin de politik iflaslarını ilan etmiş oldu. Kürt halkının yoksul sınıfları, özgürlük mücadelesinin zaferi için belki de kendilerine en gerekli şey olan büyük ve orta sınıflardan ayrışmasını sağladı. Yoksul sınıflar barikatların, hendeklerin öte tarafında savaşırlarken küçük ve orta sınıflar kenara çekildiler. Sınıfsal ayrışma politik ayrışmayla el ele yürüdü. Parlamentoyla, seçimlerle bir değişimin olabileceğine dair inancın buharlaşmasıyla birlikte uzlaşmacı yasal partiye olan destek de en alt düzeye geldi.

“Hendek Savaşları” olarak anılan iç savaşın söz konusu aşaması başka gerçekleri de ortaya koydu. Birincisine, yani özgürlüğün, kurtuluşun ancak burjuva egemenliğin, faşist devletin yıkılmasıyla gerçekleşebileceği bilincine değindik. İkinci önemli ders şu oldu: Yerel ayaklanmalarla bir sonuca ulaşmak mümkün değil. Zafer için silahlanmış halkın genel ayaklanması olmazsa olmazdır. Sadece öncü birlikler ne kadar eğitimli, güçlü, inançlı olurlarsa olsunlar, düzenli bir ordu, güçlü bir polis, özel eğitimli militarist birlikler, sivil faşist çeteler karşısında askeri bir zafer için yetersiz kalırlar.

2015’in son aylarında başlayıp 2016’nın ilk aylarına kadar süren “Hendek Savaşları”, daha doğru bir ifadeyle, iç savaşın Kürdistan’daki şiddetli safhası Kürt halkının geri çekilmesiyle sona erse de faşist devleti ve dinci-faşist iktidarı derinden sarmıştı. Faşizmin birleşik devrim karşısında kazandığı bu çarpışma onlar için “Pirus zaferi” olmuştu. Savaştan her tarafından yara almış, kanlar içinde, hırpalanmış, güçten düşmüş olarak çıkmıştı. Bunu telafi etmek, tekrar ayağa dikilmek için genel bir saldırı hazırlığına başladıklarını hükümet sözcüleri bizzat açıklıyorlardı.

Bu arada dış politikanın iflası, Suriye’de güvendikleri dinci-faşist çetelerin yenilgi üstüne yenilgi almaları faşist devletin ve dinci-faşist iktidarın her yönden sıkışmasına yol açmıştı. Rusya ile ilişkiler gerilmiş, tarım ve turizm çok ciddi yaralar almış, özellikle turizm sektörü ve tarım üreticileri Rusya ile ilişkilerin gerilmesinden hükümetle birlikte dinci-faşist iktidarın başını sorumlu tutuyordu. Dinci-faşist iktidar bir değişikliğe gitmeden yoluna devam edemezdi.

Dinci-faşist iktidara, faşist devlete ve tekelci egemenliğe yönelik kızgınlık, öfke, kin gibi duygular giderek daha geniş kesimlere yayıldı. Büyük şehirlerin orta sınıfları dinci-faşist kesimlerin baskı ve şiddetine karşı öfke biriktiriyordu. Dinci-faşist iktidar, kendini güvende hissedebilmek için toplumun daha çok kesimini baskı altına alamaya, toplumu cahilleştirme için eğitim sistemini tamamen dinci bir temele oturtmaya, yaşam tarzını kontrol etmeye çalışıyordu. Bu aynı zamanda iktidarın güçlü ve her şeye hakim olduğunu gösterme ihtiyacının da bir sonucuydu. Ama dinci-faşist iktidarın bu yönde attığı her adım ona karşı olan, onunla mücadele etmeye hazır toplumsal güçlerin niceliğinde bir genişlemeye yol açtı.

Başta Rusya, Suriye ve Irak’a dönük politikada yaşadığı iflas olmak üzere, içte biriken devrimci enerjiyi de bir parça olsun tolere etmek, ama bunu girdiği yoldan dönmeden yapabilmek için kurban edilmeye uygun bir “günah keçisi” aramaya başladılar. Bu günah keçisi, her şeyi birlikte alıp birlikte kararlaştırdıkları başbakan oldu. Başbakanı ve onunla birlikte dinci faşizmin belli başlı kadrolarını değiştirdiler. Bu değişiklikle birlikte Rusya ve Suriye politikalarında değişikliğe gittiler. Rusya ile ilişkilerin “iyileştirilmesi” Turizm sektörünü ve ondan geçinen geniş bir kitleyi; aynı zamanda tarımsal üreticilerin bir kısmını beklentiye soktu.

15 Temmuz 2016 darbe girişimi bu koşullarda ortaya çıktı. Darbe girişiminin faşizmin kendi iç çatışmasının ve hesaplaşmasının sonucu olduğundan kuşku yok. Ne darbe girişiminin ne de ona karşı koymanın demokrasiyle bir alakası vardı. Ancak, dinci faşizmin hükümette olan kesimi, darbe girişimine karşı koymayı “demokrasinin korunması” olarak, kendilerini de demokrasi havarisi olarak gösterdiler.

15 Temmuz darbe girişimi, dinci iktidarın faşizmi eksiksiz biçimde tahkim etmesi, faşist devleti geçmiş yıllardan kalma ilerici/demokrat emekçilerden, görevlilerden temizleyerek devletin hemen her hücresine dinci-faşistleri yerleştirmesi; zaten faşizmin asma yaprağı durumundaki parlamentoyu tamamen devre dışı bırakması, bütün belediyeleri faşistlerin eline vermesi için gerçek bir bahane oldu. RTE’nin darbe gecesi dile getirdiği “allahın lütfu” bundan başka bir şey değildi!

Darbe girişiminden sonra bütün bunlar yapıldı. KHK denen yöntemle kamu emekçisi, öğretmen, akademisyen, gibi akla gelebilecek her alandan yüz binlerce ilerici demokrat insan işten atıldı. Amaç sadece bu yüzbinlerce insanı açlığa mahkum etmek değil; ama yanı zamanda devletin her köşesini, her hücresini dinci kadrolarla doldurmaktır.

Bu yapıldı. Ama bunu yapmakla dinci-faşist iktidar birleşik devrimin toplumsal ordusuna milyonlarca insanı da katmış oldu. Çünkü işten atılan, yaşamdan kovulan yüzbinlerce insan aileleri, çocukları ve yakınlarıyla birlikte faşizme karşı daha aktif bir mücadele için hazır hale gelmişti. Tekelci egemenlik ve faşizm, toplumun tüm yaşam gözeneklerini tıkıyor, onu nefes alamaz hale getiriyor. Toplumun çok geniş kesimlerinde tam ve gerçek demokrasiye, gerçek özgürlüğe yönelik özlem ve arzu karşı konulmaz bir hal almaya başladı.

Faşizm, kitlelerin büyüyen demokrasi özlemini kendi arkasına almak için, “demokrasi” mitingleri düzenlemeye başladı. Düzen partileri, ki bunların başında CHP geliyor, kitlelerdeki öfkenin, kızgınlığın ve demokrasi özleminin devrimci kanallara akmasının tekelci egemenlik için ne büyük bir tehlike oluşturacağının farkında olarak “darbe karşıtlığı” maskesiyle dinci-faşist partinin arkasında saf tuttular. Buna “Yenikapı ruhu” dediler.

Düzen partileri, AKP-MHP-CHP olarak, bir bulamaç halinde “Yenikapı ruhu” biçiminde birbirleri içinde erirlerken sosyal reformistler bunun dışında kaldılar ama, etekleri altından ayrılmadıkları CHP’nin dinci-faşist partiyle bu birleşmesine ses çıkarmadılar.

CHP, dinci-faşist partiyle bu derece yan yana görünmenin demokrasi özlemi içindeki milyonların gözünde itibar ve gücünü sıfırlayacağını görmekte gecikmedi. Yine “demokrasi” için ve yine “darbeye karşı” Taksim’de bu sefer kendisi bir miting düzenlemeye karar verdi. Sosyal reformistler ve oportünistler CHP denen gerici burjuva partisinin bu girişimini ganimet bellediler. CHP’nin kuyruğuna takılmak için birbirleriyle yarıştılar. CHP, dinci-faşist partiyi de davet edince ne yapacaklarını şaşırdılar. dinci-faşist partiyle aynı alanda, aynı yerde, üstelik Taksim’de bulunmak politik iflaslarının resmen ilanı olurdu. İmdatlarına dinci-faşist partinin kendisi yetişti. Taksim’e çıkmayı göze alamadı. Mitinge katılmayacağını açıkladı. Politik iflasın resmi ilanı bir başka sefere kalmıştı.

KHK yolu, parlamentonun tamamen devredışı bırakılması ve devletin Cumhurbaşkanı tarafından doğrudan yönetilmesi için bulunan bir yoldu. KHK, yeni bir yöntem değildi, eskiden de kullanılıyordu. Şimdinin farkı bunun sürekli ve sistemli bir hal almasıydı. Yasalar artık parlamentodan değil, Cuhurbaşkanlığından çıkıyordu. KHK’ların altında hükümetin mührünün olması bir şey ifade etmiyordu. Peki ya Parlamento? Onu ne arayan ne de soran vardı. Cami avlusuna terk edilmişti. İstisnasız bütün vekiller, “bizde burdayız” demek için ara sıra soru önergesi veriyor, kavgalar çıkarıyor, açıklamalar yapıyorlardı. Ama ne toplumun sınıfları ne de devletin kendisi kafasını çevirip ne yaptıklarına bakıyordu. Parlamento tümüyle ve bizzat parlamentoda çoğunluk durumundaki parti tarafından itibarsızlaştırılmış, etkisizleştirilmiş, resmen olmasa bile fiilen ortadan kaldırılmıştı.

Faşizm, uzlaşmacı da olsa, kendisine tabi olmayan hiç bir güce tahammül etmez, varlığına katlanmaz. KHK yöntemi ile baskı ve terörünü artıran dinci faşizm, Kürt halkının yasal partisine yöneldi. Yurtsever belediye başkanlarını gözaltına alıp tutuklamaya çok daha önce başlamıştı. Belediyelere “kayyumlar” aracıyla el konması, yerel seçimleri “bir şey” gibi gösteren sosyal reformistlerin ve oportünistlerin bir başka politik iflası oldu. Bunların “hiçbir şey” olduğu anlaşıldı. Kürt halkı, bu “hiçbir şey” olmayan belediyelere el konulması karşısında kılını kımıldatmadı. Sadece savaştan yeni çıkmış olduğu için değil, ama ağır bedel ödemeye değmeyeceğini bedel ödeyerek öğrendiği için de böyle yaptı.

Belediye başkanlarından sonra sıra milletvekillerine geldi. Parti genel başkanlarından başlayarak milletvekillerini tutuklamaya başladılar. Mecliste onlarca milletvekili ile temsil edilen parti bir kaç günde darmadağın edildi. Öne çıkan, faşizme şu ve ya bu şekilde söz söyleyeni, meydan okuyanı, militanca tavır alanları tutukladılar. 2015 Haziran seçimlerinden sonra dinci-faşist partinin “azınlık” hükümetine bakanlık düzeyinde katılarak dinci-faşist partiyle uzlaşma politikasını en uç noktalara taşıyan partiye dinci-faşist partinin bir yıl sonra cevabı böyle oldu!

Ağır bir savaştan yeni çıkmış Kürdistan emekçi sınıfları, yoksulları “kendi” partilerinin dağıtılmasını sessizlikle izlediler. Ağır katliamlar yapan, evleri başlarına yıkan, cenazeleri almaya dahi izin vermeyen, fosfor bombaları ve kimyasal silahlarla evlatlarını katledenlerle uzlaşanlar için ayağa kalkmadı; ayağa kalkın çağrılarına kulaklarını tıkadılar.

Parlamentonun, genel seçimlerin tabutuna son çivi çakılabilirdi artık. 2017 referandumu son çivi olacaktı. Ama bunun için ne pahasına olursa olsun referandumda “çoğunluk” sağlanmalıydı. Parlamenter ahmaklığa kendilerini iyice kaptırmış olan sosyal reformistler ve oportünistler, sandıkları korurlarsa bunu önleyebileceklerini sanıyorlardı. Oysa dinci-faşist parti, silahlı çatışmalar dahil, referandumu kazanmak için ne gerekiyorsa yapacağını sözle değil, eylemle dünya aleme ilan etmişti bile.

Sosyal reformistler ve oportünist kesimler, toplumun büyük çoğunluğunun dinci-faşist iktidara karşı olduğunu; dahası dinci-faşist iktidara kin, öfke, kızgınlık gibi şiddetli duygular içinde olduğunu görüyordu. Ne var ki, parlamenter ahmaklıkla malul oldukları için, buradan çıkardıkları sonuç bir ayaklanmayı örgütlemeye çalışmak değil, bu gücü referandum sandıklarına yönlendirerek dinci faşizmi sandıkta yenmek gerektiğiydi. Türkiye ve Kürdistan halklarını sandığa çağırdılar. Partimiz “mecbur değiliz” şiarıyla esnek bir şekilde boykot politikasını en geniş kesimlere taşıdı. Emekçilerin dikkatlerini “sandığın ötesine” taşımaya özen gösterdi.

Parayı ve devletin gücünü elinde tutan dinci faşizm, kendini hiç bir yasa, kural, gelenek vb vb ile sınırlamadan referandumdan “zafer”le çıkmak için ne gerekiyorsa onu yaptı ve “zafer”i elde etti. Bu “zafer”le parlamentonun, genel seçimlerin tabutuna son çivi çakılmış oldu. Kürdistan ve Türkiye emekçi halklarında dinci-faşistlerin genel seçimlerle, sandıkla gitmeyecekleri yönünde çok önce oluşmaya başlayan bilinç referandumla birlikte iyice pekişti. Bu, sosyal reformistlerin ve oportünistlerin politik iflası; partimizin devrimci politikalarının zaferi idi.

Partimiz, gelişmelerin bu yönde olacağını çok önceden tespit ederek, emekçi sınıflara ve Kürt halkına bir ayaklanmaya hazırlık çağrısı yaptı. Dinci-faşist iktidar “sandıkla gitmeyecek”ti, gitmedi. Faşizmi yıkmak bir devrim sorunuydu; faşizm ancak bir devrimle yıkılabilirdi. Dahası, bir devrim için gerekli tüm koşullar bir araya gelmiş ve olgunlaşmıştı. Bundan sonra emekçi sınıfların ve Kürt halkının dikkatini sandıklara çevirmek sadece faşizmin ve tekelci sermaye sınıfının işine yarardı. Partimiz, bu devrimci koşullarda bir devrim partisinin yapması gerekenleri yaptı. Devrimci programı emekçi sınıflara ve Kürt halkına götürdü ve politik iktidarın fethi bilincini ısrarla onlara taşıdı. Referandum sürecine bizzat referandum sonucunda patlayabilecek bir ayaklanma olasılığına fiilen hazırlanarak girdi.

Söylemeye gerek yok, Partimiz bu devrimci politikalarla gittiği her yerde politik etki yarattı. Devrimci komünist bir parti için emekçi sınıfların devrimci bilinciyle uyum içinde olan devrimci politikalara sahip olmaktan daha önemli bir şey olamaz. Partimizin attığı “sandıkla gitmeyecekler” sloganı, yansımasını emekçi sınıfların ve Kürt halkının bilincinde buldu. Dinci-faşist parti, referandum öncesi ve sonrası, her eylemiyle, attığı her adımla Partimizin bu öngörüsünü haklı çıkardı.

Dinci-faşist iktidarın sandıkla, yani seçimle, parlamento yoluyla gitmeyeceği fikrinin geniş emekçi sınıfların bilincinde yer alması, iktidarın ancak zora dayalı devrim yoluyla değiştirilebileceği düşüncesinin toplumsal düzeyde kabul edilmesi anlamına geliyor. Bu, sosyal reformist parti ve örgütlerin politik iflasıdır. Bu iflası pratik olarak da gözlemek mümkün. Şimdi bu süreci yaşıyoruz.

Geleceğe ilişkin görev ve planlarımızın anlaşılması açısından şu gerçeğin altının çizilmesi gerekiyor: Parlamentonun tabutuna son çivi de çakılırken, ona karşı ümit besleyenlerin hayalleriyle birlikte iflas etmesi, Partimizin attığı “Şimdi Devrim Zamanı” sloganının ete kemiğe bürünmesi bakımında son derece önemlidir. Önümüzdeki temel görevin en özlü ifadesi olan bu Partimizin bu sloganı şimdi daha geniş kitleler ve örgütlü devrimci güçler tarafından benimseniyor.

“Şimdi Devrim Zamanı”, devrimin güncelliğini, pratik politika haline geldiğini net ifadeyle ortaya koyuyor. Bu nedenle, birinci, temel ve ertelenemez görevimiz silahlı halk ayaklanmasının hazırlanması ve ona hazırlanmaktır. Bütün çabalarımız, enerjimiz bu görevin başarılması üzerine odaklanmalıdır.

 

Değerli Yoldaşlar;

2. Konferansımızın üstünden yaklaşık üç yıl geçti. O günden bu güne Türkiye ve Kürdistan tarihinde çok önemli gelişmelere ve değişimlere tanık olduk. Ancak çekinmeden söyleyebiliriz ki, bütün bu gelişme ve değişimler birleşik devrimin lehine oldu. Her gelişme, siyasal ve toplumsal alandaki her değişim iki ülkenin birleşik devrimini güçlendirdi, onu ete kemiğe büründürdü.

Bu zaman zarfında MK’miz, 2.Konferansımızın aldığı kararlar doğrultusunda hareket etti, o kararları hayata geçirmeye çalıştı.

Kürdistan’da devrimci komünist partinin örgütlenmesi için çalışma grubu oluşturulma kararı 2. Konferansımızın hemen sonrasında yerine getirildi. İlişki ağımız gözden geçirildi. Yeni ilişkiler oluşturulma, oluşanların sınıflandırılmasına girişildi. Şu an hedeflediğimiz noktadan uzak olduğumuzu teslim etmemiz gerekiyor. Örgütlü güçlerimiz nitelik ve nicelik olarak yetersizdir. Bununla birlikte, çerçevesini yukarda çizdiğimiz Kürdistan koşulları devrimci faaliyet ve komünist bir örgütlenme için koşulları lehimize son derece uygun hale getirmiş durumda. Kısacası “yetersizliğimizi” gidermek için koşullar daha da olgunlaşmıştır.

Bu yetersizliği gidermek için birincisi, ilişkileri mümkün olduğunca genişleterek bunların içinde nitelikli, yetişmiş, kadro düzeyinde olanları varsa bunları bulup çıkarmak; ikincisi, eldeki kadrolardan bazılarını Kürdistan örgütlenmesini yapmak üzere görevlendirip konumlandırmak gerekiyor. Ama her durumda Parti ilişkilerini genişletmek kaçınılmaz bir görev olarak önümüzde duruyor. Bu konuda her yoldaş kendini görevli sayarak, bulduğu, ulaştığı en ufak bir ilişkiyi dahi Partiye iletmelidir. Bu konuda doğru yoldayız ancak yürünecek uzun bir yolumuzun olduğunu da görmeliyiz.

2.Konferans’ta alınan Merkez Yayın Organı’nın çıkarılması kararını MK’mız yerine getirmeye çalıştı. Bu yönde adımlar atıldı ve devam edecek. Bu yıl üç sayımız yayınlandı. Ama daha önemlisi MYO’nını çıkarmak için gerekli örgütlenme yaratıldı. Şimdi bunu geliştirme görevi önümüzde duruyor.

MYO’nı geliştirmenin birinci koşulu, tüm parti üye ve aday üyelerinin MYO’na yazı yazmalarıdır. MYO, aynı zamanda parti içi demokrasiyi uygulamanın etkin araçlarından biridir. Çünkü hem her üyenin görüşlerini tüm partiye yayma imkanı sunuyor hem de Parti içi tartışmanın açık, tüm üye, aday üye hatta Parti çevresine ulaşmasına, Parti hakkında onların da bir fikir edinmesine olanak sağlıyor.

MYO mümkün olan en sık periyodla yayınlanmalı. Partinin tüm üye ve aday üyeleri MYO’nın biçimden teknik olanaklara kadar her yönden geliştirilmesi için sorumluluk üstlenmeliler.

Burada seçilecek yeni MK bu konuda gelecek her öneriye açık olmalıdır.

Buradan gençlik içindeki çalışmalara gelmek istiyoruz. 2.Konferans’tan sonra, gençlik içindeki çalışmalarda yeni bir düzenlemeye gidildi. Bu alanda bir kabuk değiştirme sürecindeyiz. Komsomolun oluşturulma ve oturtulma sürecinde görev üstlenen genç yoldaşlarımızdan bazıları zorunlu durumdan ötürü başka alanlara kaydırıldı. Onların yarattıkları boşluklar daha genç kadrolarla doldurulmaya çalışıldı. Kuşkusuz bu durum kısmi zayıflamalar yaratıyor, gençlik birimimiz üzerindeki yükü ağırlaştırıyor. Tüm bunlara rağmen yönelim doğrudur, yol açılmaktadır. Öğrenci ve işçi gençlik arasında yeni ilişkiler yakalandı, taze güçler oluştu. Nihayetinde atılan bu adımların meyvelerini toplayacağımız günler de uzak değildir.

 

Değerli Yoldaşlar;

2.Konferans’tan sonra MK’mızın attığı en önemli adımlardan biri, Rojava’ya esas olarak askeri eğitim ve enternasyonal dayanışma amaçlı militan göndermekti. Bu adımla birlikte, Halkların Birleşik Devrim Hareketi’ne katılım ilk adımın devamı olarak gelen ikinci önemli adımdı.

Rojava’ya adım atmak, orada bulunmak 2.Konferans öncesi hazırlıkları yapılan bir adımdı. Konferans’tan sonra bu konuda somut adımlar atıldı ve hepimizin bildiği gibi orada askeri bir birim oluşturduk. Bu adımı atarken, her başlangıçta yaşanabilecek eksiklikleri, hataları biz de yaşadık. Ancak bunlar aşılmayacak engeller değildi. Şu anda orayı daha etkili ve daha güçlü hale getirmek için çalışmalarımız sürüyor.

HBDH konusuna gelelim. Bugüne değin cephe karakterli çeşitli güç ve eylem birliği girişimleri oldu. Fakat hiçbiri devrimin güncelliğinden hareket etmedi. Bu yüzden varlığını sürdüremedi ve sürdüremezdi de. Partimiz böylesine devrimden uzak girişimlerin reformist politik özünü açığa çıkardı ve devrimi hedeflemeyen birliklerden bugüne değin uzak kaldı. Burjuva toplumsal sistemin iç çelişkilerinin bu denli keskin olduğu; devletin gerici, şoven, militarist ve faşist bir yapıya sahip olduğu bir yerde, ezilen ve sömürülenlerin toplumsal kurtuluş hareketi ile Kürt halkının ulusal ve toplumsal kurtuluş hareketi devrimci biçim olmadan zafere ulaşamaz. Yalnızca zora dayalı birleşik devrim Türkiye ve Kürdistan proletaryasını ve emekçi halklarını kurtuluşa götürebilir.

Bir birlik görüşme daveti geldiğinde bu görüşten hareket ettik. Görüşmelerinin yapılacağı alana gidiş yollarındaki sorunlar nedeniyle sürece müdahale istenilen şekliyle olamadı. Ama HBDH program tartışmalarında partimiz aktif olarak yer aldı. Orada görüldü ki birlik görüşmelerine gelen hiçbir örgüt hazırlık yapmamış, bir program taslağı oluşturmamış, olgunlaşmış bir düşünceyle gelmemişti. Partimizin sunduğu program taslağı okundu ve tartışmalar bu taslak üzerinden gerçekleştirildi. Oportünist ve reformist eğilimlerle kıyasıya yaşanan tartışmalar ardından ortak bir program çıktı ortaya. Sözkonusu program bizim taslağımızın çok dışında, muğlak, içerik olarak pek çok gerilikler barındıran bir programdı. O programda devrim adına, devrimci söylem olarak ne varsa tartışma sürecine katılan yoldaşlarımızın yoğun ve zorlu tartışmalarıyla o metne girebilmişti. Evet, ortak program bir dizi çok önemli eksiklikler içeriyordu. Siyasal mücadele hattında hemen hiçbir ortaklığımızın olmadığı, günlük siyasal pratikte hemen her zaman reformizme kayan bunca örgütle oluşturulan böyle bir birlik programı, kabul etmek gerekir ki, isteğimizin çok çok gerisinde kalmaya mahkumdu. Ama süreç devrimciydi ve birlik girişiminin asıl taşıyıcı gücü olarak yurtsever hareket (UKH) açıktan devrimi telafuz ediyordu. Konunun tam anlaşılması için şunu aktarmakta yarar görüyoruz. Toplantıya gittiğimizde elde sadece bizim program taslağımız vardı. UKH temsilcisinin önerisiyle tartışmalara temel oluşturması amacıyla bu taslak okundu. Örgütlerden birinin “bu resmen bir devrim programı” diyerek karşı çıkması üzerine UKH temsilcisi “ya ne olacaktı? Buraya geliş nedenimiz zaten devrim değil mi” çıkışı yaptı. Bu anekdottan da anlaşılacağı gibi devrim hedefiyle oluşturulmaya çalışılan bir birlik vardı, ama buna devrimle hiçbir alakası olmayan bir dizi örgüt de davet edilmişti. Bizim bu süreçte yer alışımızın temel nedeni de güncel devrim hedefinin dillendirilmesinden başka bir şey değildi. Sürece katıldık, etkin olmak için zorlu tartışmalara girdik. Sonuç, hepinizin bildiği HBDH oldu.

HBDH, tüm muğlak ve çelişkili yapısına rağmen devrim hedefine programında yer vermiş bir birliktir.

HBDH devrimi hedeflemekle birlikte, programında, devrim hedefiyle bağdaşmayan reformist istemlere, geri çözümlemelere vb. yer vermiştir. Bu ise, programın etkisini düşüren bir yönüdür. Dolayısıyla programın butünlüğünün kendi iç uyumu ve devrim hedefiyle bütünlüğünün bağlanabilmesi için yeniden düzenlenmesine gereksinim vardır.

En az onun kadar önem taşıyan başka bir konu, HBDH’nin kendi programıyla ters yönde hareket etmesidir. Program devrim hedefini önüne koyarken, öte yandan bunu etkisizleştirecek, kağıt üzerinde kalmaya mahkum edecek şekilde, düzen içi uzlaşmacı cağrılar yayınlaması birleşik hareketin varlığını tartışma konuları haline getirir.

Ortak programın devrimci hedeflerini netlestirmek ve buna uygun bir hatta ilerlemek için hem birleşik hareketi eleştirecek ve uyaracağız, hem de pratik adımlar konusundaki eksiklerimizi gidererek birleşik hareketin devrimci hattını güçlendireceğiz.

Son girişimimiz, birlik içinde yer alan devrimci bir partiye program taslağı önermek oldu. Sözkonusu parti önerimizi olduğu gibi kabul etti ve merkezi alana gönderdi. Merkezi alandaki yoldaşlarının da önerimizi “prensip” olarak kabul ettiklerini ve üzerinde duracaklarını ifade ettiler. Önerimiz, kabul edilmesi durumunda ortak öneri olarak HBDH’ne program önerisi olarak sunulacak. Önerdiğimiz program taslağını raporumuza ek olarak Kongremize sunuyoruz.

(...)

Konferans’ta ifade edilenSilahlı halk ayaklanmalarına hazırlanmak milis türü halk kitlelerine dayanan, halk kitleleriyle sağlam bağlar kurmuş silahlı örgütlenmelere sahip olmayı gerektirir.” biçimindeki görüş MK’mıza yol gösteriyor.

 

Değerli Yoldaşlar,

I. Kongre’mizin üzerinden 25 yıl gibi uzun bir zaman geçti. Bu kadar uzun zaman zarfında 2.Kongre’yi toplayamamamız, büyük bir eksikliktir ve MK bu eksiklikteki tüm sorumluluğu üstlenmektedir. Her dönemi yoğun bir mücadele ve savaş içinde, yoğun düşman ateşi altında geçen bu çeyrek asır boyunca yenilen darbeler, dağılan parti örgütleri, az sayıda kadro ve parti örgütleriyle omuzlanan devasa görevler bu başarısızlığın temel sebepleridir. Tüm bunlara rağmen nesnelliğe teslim olan değil imkansızı isteyerek bu nesnelliği değiştiren bir irade ortaya koyabilmeliydik. Ne yazık ki tüm bu kavga yılları boyunca MK’mız bu görevin üstesinden gelemedi ve Parti içi demokrasinin bu en yüksek organını toplamayı başaramadı.

 

(.....)

 

MK’mız, Parti tarihimizin en önemli değerlerinden bir olan Parti içi demokrasiyi, kısıtlı olanaklarla da olsa, Kongre ve Konferansların toplanamadığı koşullarda yaşatmaya, canlı tutmaya çalışmış, bunun için elinden geleni yapmıştır. Bütün parti üye ve aday üyelerinin, organların sadece görevleri değil ama hakları da büyük bir titizlikle korunmuş, talep edildiğinde eleştiri ve görüşlerin tüm parti organlarına, üye ve aday üyelerine ulaştırılması yolları daima açık tutuldu. Bu, Partimizin geçmişten devraldığı en önemli mirastır ve MK’mız bu mirası, bu değeri büyük bir titizlikle korumuştur.

 

Değerli Yoldaşlar,

Hepinizin bildiği gibi, hareketimizin ilk şekillenmeye başladığı günlerden bugüne işçi sınıfını örgütlemek ve bu amaçla sınıf içerisinde çalışma yürütmek en temel prensiplerimizden biri oldu. THKO/ MB ile ete kemiğe bürünen bu perspektif daha sonra partilileşme ile tam bir sıçrama yaptı. Parti, adına yaraşır bir şekilde sınıfa dayandı; işçi sınıfının en ileri bölüklerini saflarında örgütledi ve devrim mücadelesini onlara dayanarak yükseltti. Partinin proleter devrimci karakteri, 12 Eylül faşizminin ağır baskı koşullarında dahi, partinin faaliyetlerinin aksamadan yürümesinde etkili oldu. Parti, sınıfa dayandı, sınıfla birlikte yürüdü ve sınıfla birlikte büyüdü. Partimizin proleter devrimci karakterinin oluşmasında darağaçlarında ölümsüzlüğe yürürken partinin adını haykıran işçi yoldaşlarımız Seyit Konuk, İbrahim Ethem Coşkun ve Necati Vardar etkili oldular.

Bu sınıf bakış açısına sahip olan Partimiz, 90’lı ve 2000’li yıllar boyunca meydana gelen irili ufaklı sayısız işçi eylemi içinde doğrudan yer aldı, bu eylemlerde etkili olmaya çalıştı ve başta önce devrimci işçiler olmak üzere en geri işçiler dahil işçi kitleleriyle ilişki kurmaya çalıştı. Fabrikalarda, atölyelerde, işçi sınıfının olduğu her yerde bulunmak, işçileri örgütlemek her zaman öncelikli görevimiz oldu. Bu süreçte, işçi sınıfıyla canlı, sıkı, doğrudan ilişkiler kurmak için büyük çaba gösterildi.

Partimiz bu hedefine ulaşmak için, kuruluşunu ilan ettiği ilk aylardan itibaren, 91’Zonguldak Maden işçilerinin eyleminden başlamak üzere, İzmir işçilerinin Ölüm Yürüyüşünde, Paşabahçe İşçilerinin işgal eyleminde, Seka işçilerinin işgal eyleminde, 94’teki Genel Eylemde, 95’teki Büyük İşçi Eyleminde, neredeyse bir ayaklanma düzeyine erişen Tekel işçilerinin büyük Ankara eyleminde ve bunun gibi daha pek çok irili ufaklı işçi eyleminde etkin bir şekilde yer almış; buralarda devrimci işçilerle, işçi önderleriyle ilişkiler kurmuştu. Partimiz, eylem halindeki işçilere, oportünist ve sosyal reformist partilerin aksine, komünist bir bilinç götürmüştür. İşçi sınıfı içinde örgütlenmek, öncü devrimci işçileri parti saflarına kazanmak her zaman Partimizin öncelikli hedefi olmuştur.

Bu hedefimiz bu gün de değişmiş değil. Devrimci komünist bir parti, adına ve tarihsel misyonuna uygun olmak istiyorsa işçi sınıfıyla güçlü bağlara, ilişkilere sahip olmak zorundadır. Devrime, devrimin toplumsal güçlerine öncülük etmek de buradan geçiyor.

Bu nedenle, işçi sınıfıyla canlı ve sıkı bağlar kurmak, en ufak bir işçi ilişkisini değerlendirerek bunu işçi sınıfıyla bağ kurmanın aracına dönüştürmek tüm yoldaşların görevidir. Kongremizin seçeceği yeni MK’nın temel görevlerinden biri, Partimizi işçi sınıfı içinde örgütlemek, Partiyi sınıf içinde gerçek bir güç haline getirmek olmalıdır.

Bunun için üzerinde hareket edebileceğimiz ilişki ağına sahip olduğumuzu söyleyebiliriz. Yapmamız gereken sahip olduğumuz zemini kullanarak, buradan giderek işçi sınıfıyla güçlü bağlara sahip bir parti haline gelmektir.

 

Değerli Yoldaşlar;

Partimizin en önemli eksikliklerinden birisi uluslararası komünist hareketle organik ilişkilerin bu güne kadar yeterli düzeyde kurulamamış olmasıdır.

Bu eksikliğin bugüne kadar giderilememiş olmasında başlıca kusur MK’mıza aittir. Bu kusurun bu konudaki bir yanlış anlayıştan ya da benzeri bir düşünce biçiminden kaynaklanmadığını da belirmek istiyoruz. Aksine MK’mız, Uluslararası komünist hareketle, partilerle ilişki kurmak için her zaman istekli olmuştur. Dönem dönem, örneğin Filistinli devrimci örgütlerle olduğu gibi, böyle ilişkileri kurma girişimlerinde bulunmuş, ilişkiler kurmuştur. Ancak bu ilişkiler başta MK’mızın eksikliği olmak üzere, çeşitli nedenlerle kurumsal niteliğe kavuşturularak kalıcı hale getirilememiştir. Kongremiz, bu önemli sorunun çözümü için tartışmalı ve bir çözüm bulmalıdır.

Bu alandaki girişimlerimizde karşılaştığımız en önemli sorun, dil bilen ve bu ilişkileri yürütmeye uygun birikime sahip kadro eksikliği ve maddi konulardır. Buna girişim ruhu eksikliğini de eklemeliyiz. MK’mız bu konudaki eksikliklerin bir kısmını, yüksek bir girişim ruhuyla telafi edebilirdi.

Bununla birlikte, son dönemde Uluslararası devrimci ve komünist hareketle ilişkiler kurmak için olanak ve kanallar bulunmuş durumda. Bunları değerlendirmek ve kalıcı ilişkiler haline getirebilmek için kurumlaşmak şarttır. Bu kurum, bir “Dış büro” ya da “enternasyonal ilişkiler komitesi” biçiminde olabilir. Bu komite, tamamen MK’ya bağlı ve onun sorumluluğunda olmalıdır.

Kongremiz, ilişki kurulacak uluslar arası devrimci ve komünist partilerle, örgütlere ilişkin bir teorik-ideolojik-ilkesel çerçeve belirlemelidir. “Dış Büro” ya da “komite” belirlenmiş bu çerçeveye asgari ölçülerde uygun düşecek güçlerle ilişki kurmalıdır.

 

Değerli Yoldaşlar;

Kadınların gerek bu topraklarda gerek dünyada son yıllarda çok büyük kalabalıklar halinde sokaklara çıkmaları, günümüzün en önemli olayı ve gelişmesidir. Feministlerin kadın hareketini kapitalist sistem içi taleplerle oyalamaları ve burjuva toplum sınırlarında tutmak istemelerine rağmen sokakları dolduran, harekete geçen dünyaya başkaldıran kadınlar, kapitalizmin ötesini ve ilerisini, kadınların tüm kurtuluşunun sağlandığı yeni bir dünyayı hedefliyor.

Kadınların katılmadıkları hiç bir devrim yoktur. Kadınlar katılmadan toplumsal devrim gerçekleşmez. Kadınların gerek Türkiye’de gerekse de dünyada kitlesel olarak harekete geçmesi devrimin başarısı için temel bir gücün, bir bileşenin, etkin olarak ve üst düzeyde hazır olması ve her yerde savaşması demektir. Bugün dünya devriminin gelişmesinden sözedebiliyorsak, kadınlar burada kitlesel, aktif olarak ve kendi talepleri ve hedefleriyle yer aldıkları içindir. Kadınların dünyaya küresel başkaldırıları enternasyonal devrimci harekete yeni bir hız kazandırdı.

Önümüzdeki dönemde kadınların yeni bir isyan dalgasıyla kapitalist dünyayı daha derinden sarsacağı ve altüst edeceği bugünden görülüyor. Kadınların mücadelesinin bugünkü düzeyin üzerine çıkacağı bir döneme girdik. Tarihin bu en devrimci dönemi kadınların yıkıcı, devrimci isyanlarıyla bugünkü durumun çok daha ilerisine varacaktır.

Kadınların küresel başkaldırısına dünyaya başkaldırmalarına en büyük desteği vermek devrimci komünistlerin öne çıkan temel görevidir.

Kadınların Parti ve devrim saflarına kazanılmasında hangi noktadayız? Bu konuda önce nitelik olarak, kadın yoldaşlarımızın reformistlerle ayrışma dönemine göre çok daha ilerde olduğunun altını çizmek istiyoruz. Kadın yoldaşlar, Partimizin kuruluşundan itibaren partinin her kademesinde aktif ve belirleyici görev ve sorumluluklar üstlendiler.

Eylemlere katılım konusunda “eski” dönemden farklı olarak, kadın yoldaşlar erkek yoldaşlarla birlikte, askeri alan dahil, her alanda yer aldılar. Zindan savaşlarında, çatışmalarda, askeri eylemlerde en önde oldular. Bu mücadelede yaşamını feda eden kadın yoldaşlarımızın Partimizin savaşçı militan kimliğine ayrı ve eşsiz bir değer kattıklarını ayrıca ifade etmek gerekir.

Kadın yoldaşlarımız, taraftar ve sempatizanlarımız, mücadelenin her alanında yer almak için teşvik edilmeli, bu konuda bir “kültür” oluşturulmalıdır.

Emekçi, öğrenci ya da başka alandaki genç kadınları örgütlemeden Partimizin atılım yapabileceğini kimse düşünmesin. Ancak emekçi ve genç kadınları örgütlerken onları “cephe gerisi” işleri yapan görevliler olarak değil, yaşamın ve mücadelenin her alanında, erkek yoldaşlarıyla aynı ve eşit konumda, hatta onlardan bir adım önde olan devrimciler olarak düşünmeli, davranış ve yaklaşımımız buna uygun olmalıdır. Kadın yoldaşlarımızın, taraftar ve sempatizanlarımızın her alanda ileri geçmeleri için özel ve bilinçli bir çaba gösterilmelidir. Özel ve bilinçli bir çaba olmadan içinde bulunduğumuz durumu aşamayız.

Burada, fabrika ve atölyelerde çalışan kadınların örgütlenmesine özel bir dikkat ve çaba harcanması gerektiği üzerinde durmak istiyoruz. Partimizin işçi sınıfı içindeki gelişimi özellikle bu görevi ne derece yerine getirdiğimize bağlı olacaktır. Bütün yoldaşlar, fabrikada olsun, atölyelerde olsun, kadın işçilerin, özellikle de genç kadın işçilerin örgütlenmesi için seferber olmalılar. Bu konuda beğenmeyen/seçmeci olma hakkımız yok. Bilmeliyiz ki, bilinçsiz bir kadın işçi, genç ya da yetişkin farketmez, düzenin bütün yozlaştırıcı kültür ve etkisinin altındadır. Onlarla, bu halleriyle ilişki kurmayı ve değiştirip dönüştürmeyi bilmeliyiz.

Emekçi kadın örgütlenmesi için söylediklerimizin aynısı işçi, öğrenci, köylü, işsiz gençliğin örgütlenmesi için de geçerlidir. Gençliğe yaklaşımda ürkek, seçmeci, aşırı ihtiyatlı davrandığımızı; bunun ise gençlikle ilişkilerimizi kısırlaştırdığını kabul etmeliyiz. Bu davranış biçimimizi değiştirmeliyiz. Oportünist ve sosyal reformist yapıların gençliğe yaklaşımlarında bizden daha başarılı oldukları bir gerçektir. Şöyle düşünemeyiz: Biz doğruları söylüyoruz, bizim politikalar doğru o halde gençlik bizim saflarımıza gelecek. Böyle bir şey yok. Sırf doğruları söylüyoruz diye gençlik kitleleri bize gelmez. Bizim onlara gitmemiz, onlarla yakın, canlı, sıkı ilişkiler kurmamız, onların istek, özlem ve duygularını yakından öğrenmemiz, nabızlarını tutmamız lazım. Gençlik gelecektir. Gençliği kazanan geleceği de kazanmış olur. Ancak gençliği kazanmamız; dahası gençliğe önderlik edebilmemiz, onları yönetilmemiz için onlara gitmek ve söylediğimiz biçimde ilişki kurmamız şarttır.

Gençliğe güvenmeli ve devrim için kendini feda etmeye hazır olanlara mücadele alanı açmalıyız. Bunu biz yapmadığımızda gençlik bizi beklemeyecek, onlara bu olanağı verenlerin saflarına akın edecekler. Tüm yanlış, tutarsız, eklektik düşüncelerine karşın, bazı parti ve örgütlerin gençlik alanındaki başarısı tamamen bu durumdan kaynaklanmaktadır.

Genç/yaşlı emekçi kadınlara; işçi, köylü öğrenci gençliğe yaklaşımda, bakışta bir kültür değişimine, hatta devrimine ihtiyacımız var. Onlara güven temelinde, seçmeci tavır içine girmeden, yakın, canlı, sıkı ilişkiler kurarak yaklaşmalıyız. Bizi sadece kitaplardan, dergilerden değil, mücadelenin içinde de tanıma fırsatı vermeliyiz. Onları mücadelenin, savaşın içine korkmadan, çekinmeden, “koruma” duygusuna kapılmadan çekmeliyiz. Bir kez daha altını çizmek istiyoruz: Devrime akmaya hazır sulara gerekli kanalları yaratamazsak o sular akacak başka kanallar bulacaklar ve oraya akacaklar. Akıyorlar. Suların devrim kanallarına akmasını sağlamalıyız; bunu başarmalıyız.

Adımıza layık bir devrimci komünist parti olmak için, kitlelerle, genç kadınlarla, gençliğin her kesimiyle, işçi kitleleriyle “sürekli gerçek temas halinde bulunan ve bu kitleleri sevk ve idare edebilen” parti düzeyine gelmek zorundayız. İstisnasız her yoldaş, etrafındaki, yakınındaki işçilerle, emekçilerle, devrimin diğer toplumsal güçleriyle doğrudan, sıkı ve canlı ilişkiler kurmalı. Bu konuda herkes bir seferberlik ruhuyla hareket etmelidir. Böyle hareket ettiğimizde Partimizin başta işçi sınıfı olmak üzere, devrimin bütün toplumsal güçleri içinde gerçek bir güce dönüşeceğinden kuşkumuz yok. Haziran Halk Ayaklanması, kitleler içinde bir güç olmanın devrime, ayaklanmaya öncülük için nasıl da yaşamsal önemde olduğunu gösterdi.

Partimizin kuruluşunun ilk yıllarında haklı olarak, çalışmalarımızda önceliği öncü devrimci işçileri kazanmaya verdik. Bu dün gerekiyordu bu gün de gerekiyor. Öncü devrimci işçileri kazanmadan işçi kitlelerine öncülük etmek düşünülemez. Fakat artık bununla, yani sadece öncü devrimci işçilerle temas kurmakla; onları örgütlemeye çalışmakla yetinemeyiz. İşçi sınıfının, işçi kitlelerinin öncü komünist partisi, onlara öncülük edebilen devrimci komünist parti olmak için geri işçilerle de yakın ve sıkı bir ilişki içinde olmak zorunda. Partimizin gücü bu ilişkilerin çokluğuyla ölçülecektir.

 

Yoldaşlar,

Tarım proletaryası ve yoksul köylülüğün örgütlenmesi konusunda dün geri kalmıştık bu gün de geri durumdayız. Oysa tarım proletaryası ve yoksul köylülüğün örgütlenmesi devrim ve komünizm mücadelesinde zaferin kesin koşullarından biridir. Bu alandaki kitleleri örgütlemeden zaferi düşünemeyiz.

Bu alandaki geriliğimizi ortadan kaldırmak için ne yapmalıyız? İşe nereden başlamalıyız? İşe, tüm yoldaşların bu konuda kendilerini sorumlu hissederek, köylerle ilişkilerini yoksul köylülerle, tarım proleterleriyle sistemli ilişkiye çevirmeleriyle; bu ilişkileri MK’ya bildirmeleriyle başlayabiliriz.

Tarım proleterleri ve yoksul köylülük dendiğinde akla ilk gelen Kürdistan oluyor. Demek ki, tarım proleterlerini ve yoksul köylülüğü örgütlemeye yönelmek aynı zamanda Kürdistan’da örgütlenmek anlamına geliyor.

Elbette tarım proleterleri ve yoksul köylülük Kürdistan’la sınırlı değil. Türkiye’nin her tarafında tarım proleterleri ve yoksul köylü kitleleriyle karşılaşmak mümkün. Devrimin bu güçlerini örgütlemek için birincisi, onların bulunduğu alanlara, köylere gitmek; ikincisi gençlikle sıkı bağlar kurmak gerekiyor. Birincisi kendiliğinden anlaşılır. İkincisi, yani gençlikle sıkı bağların tarım proleterleri ve yoksul köylülüğü örgütleme üzerindeki etkisi kısaca şudur: Gençlik, son derece dinamik, aktif, cesaret dolu ve feda ruhuna sahiptir. Dolayısıyla, köylere gitmede, orada yeni güçlerle ilişki kurmada gençlik daha avantajlıdır.

Bir yerden başlanmalı. Kırsal kesime yakın, onunla iç içe olan kentlerde bulunan yoldaşlarımız bu bilinçle hareket ettiklerinde sonuç almamızın önünde bir engel yok. Mesele, bu sorunun önemini bilince çıkarmak, ardından planlı ve sistemli bir çalışmayla tarım proleterlerini ve yoksul köylülüğü örgütlemeye çalışmaktır. 70’li yıllarda kırsal kesime yakın illerdeki kadroların, üye ve sempatizanların, bunlar öğretmen gibi aydın kesimden de olsalar, köylerdeki örgütlenmede etkin rol oynadıklarını biliyoruz. Bu rol bu gün de başka biçimlerde yerine getirilebilir; getirilmelidir. Bilmeliyiz ki, tarım proleterlerini ve yoksul köylülüğü örgütlemekten başka yol yok. Çünkü bu toplumsal kesimler tarafından desteklenmeyen bir devrimin başarı şansı son derece zayıftır.

Tarım proleterleri ile yoksul köylülüğü örgütlemenin, devrim saflarına kazanmanın koşulları, örneğin, 70’li yıllara göre çok daha uygundur. Çünkü kapitalist gelişme köylülüğü her geçen gün ekonomik ve sosyal yıkıma uğratır, eski geleneksel bağlardan kurtarırken aynı zamanda onları devrim saflarına da itmiş oluyor. Bu nedenle, bu alanda bir başarı için tek ihtiyacımız, yüksek girişim ruhuyla yürüteceğimiz planlı, sistemli ve yoğun çalışmadır.

 

Yoldaşlar,

Aradan geçen uzun süre içinde Partimizin kültür-sanat alanında yaptığı çalışmalardan ve bu konuda yaratmış olduğu etkiden söz etmek istiyoruz.

Öncelikle şunu vurgulamak istiyoruz: Partimiz tüm tarihi boyunca sanatın değiştirici-dönüştürücü gücüne inandı. Sanatı, devrim mücadelesinin güçlü bir kaldıracı olarak ele aldı. Sanat alanındaki faaliyet, emekçi kitleleri ve gençliği devrimci politik yaşama çekmenin, onları bu yaşama uyandırmanın, emekçi kitlelerde devrimci bilinç oluşturmanın güçlü bir aracı oldu. Konserler, tiyatro gösterileri, miting ve kitle eylemlerinde, grevcilere verdiğimiz dinletiler böyle bir etki yarattı.

Bu şekliyle, reformistlerden ayrılıktan sonra, genç kuşakların bir eğitim okulu oldu. Bununla birlikte, burjuva kültür ve sanata karşı verilen mücadelede devrimci kültürün yaratılmasında ve yeni insanın oluşumunda etkili bir rol oynadı.

Tarihimiz boyunca kesintisiz biçimde süren önemli mücadele alanı olarak yer aldı. Sanatın bir çok alanında somut örgütlenmeler ve ürünler yarattık. Ayaklanma günlerinde ayaklanmacıların yanıbaşında onlarla birlikte savaştık. Ayaklanmacılardan güç aldık, onlara güç verdik ve bu anlayışla sanatı devrim mücadelesinin etkin bir silahına nasıl dönüştürülebileceğini gösterdik.

Sanatın bu gücünün farkında olan faşist devlet, bizi bu alandan söküp atmak için sürekli saldırılar düzenledi. Pek çok insanımız gözaltına alındı, tutuklandı, cezalara çarptırıldı. Bu yüzden, bu çalışmamız ve bu alandaki örgütlenmemiz inişli-çıkışlı bir seyir izledi. Yine de her darbeden, her iniş çizgisinden sonra daha güçlü bir çıkışla mücadele alanında yerimizi aldık. Zindana atılan yoldaşların yeri hemen dolduruldu, kapatılan kurumların yerine yenileri hemen açıldı ve katledilen yoldaşlarımızın adını ve anılarını yaşatmak için sanatın her dalında ürünler ortaya çıkardık.

Bütün bu faaliyet sırasında, ilerici, demokrat, devrimden yana sanatçı ve aydınlarla ilişkiler kurduk. Çıkardığımız yayın, içerik olarak, bu aydın, sanatçı çevresi içinde okunan, aranan ve etki yaratan bir dergi oldu. Böylece Partimizi geçmişte nispeten zayıf olduğu bir alanda güçlendirdik, tanıttık.

 

Yoldaşlar,

Burada kamu emekçilerinin koşullarından ve onları örgütleme olanaklarından söz etmek istiyoruz.

Öncelikle şunun altını çizmeliyiz: Öğretmen, akademisyen, kamu emekçisi, avukat, mühendis gibi kesimlerin koşulları sermayenin merkezileşmesi ve tekelleşmesine paralel olarak, köklü biçimde değişmeye başlamıştır. Yakın geçmişe kadar “ayrıcalıklı” gibi görünen avukat, mühendis, akademisyen gibi kesimlerin maddi yaşam koşulları giderek bozulmakta, bu kesimler tıpkı öğretmenler gibi “ücretli” çalışanlar durumuna gelmekteler. Geçmişte istisna olan bu durum şimdi genel bir hal almaya başlamıştır. Onlarca, hatta yüzlerce avukat bir büroda, kendilerini biraraya getiren patronun ücretli kölesi durumuna gelmektedir. Aynı durum mühendisler, öğretmenler gibi kafa emeğine dayalı diğer alanlarda çalışanlar için de geçerlidir. Dinci faşist iktidarın kendi dinci kadrolarına alan açmak için KHK’larla onbinlerce kamu emekçisini işten atması bu kesimlerin yaşam koşullarını dayanılmaz noktaya getirmiştir.

Dinci faşist iktidarın baskı ve terörü, sosyal reformistlerin etkisi altındaki Kamu Emekçileri Sendikalarını ya dağıtmıştır ya da etkisiz hale getirmiştir. Günümüzde bir Kamu Emekçileri Sendikasından söz etmek neredeyse imkansız hale gelmiştir. Bu durum kamu emekçilerini neredeyse tamamen savunmasız bırakmıştır. Ama aynı durum, sosyal reformistlerin ve oportünistlerin kamu emekçileri üzerindeki politik etkilerinin kırılmasını da beraberinde getirmiştir.

Savunmasız kalan ve yaşamını kol emeğine dayanarak sürdürmek zorunda kalan kamu emekçilerinin yaşam koşulları iki kez katlanılmaz hale gelmiştir.

Bütün bunlar, kafa emeğine dayalı alanda çalışan emekçilerin örgütlenmesi, parti saflarına çekilmesi için koşulları olgunlaştırmış durumda. Bu olanağı değerlendirmek ve Partimizi devrimin bu toplumsal güçleri içinde bir güç haline getirmek zorundayız. Öğrenci gençlik içinde örgütlenmek bu konuda bize kolaylık sağlayacaktır.

Özellikle kamu emekçisi yoldaşlarımız yakınlarında, çevrelerinde, bulundukları alanlarda bulunan kamu emekçileriyle yakın ve sıkı bağlar kurarak Partimizin ilişki ağını genişletmeyi sağlamalılar. Elbette bu, sadece kamu emekçisi yoldaşlarımızın görevi değil. Bütün Parti güçleri bu konuda kendilerini görevli ve sorumlu hissederek, yakınlarında, çevrelerinde yakaladıkları her ilişkiyi değerlendirmelidir.

 

(...)

 

Yoldaşlar,

Parti basınımızın önemli ayaklarından birisi, yasal yayın organıdır. Yasal yayın organının işlevini sadece on beş günlük yayın olarak değerlendirmemeliyiz. Kitap, broşür, bildiri, propaganda ve ajitasyon için gerekli diğer malzemeler yasal yayın üzerinden gerçekleştirilmekte. Bu bakımdan yasal yayın “haber” vb bakımdan etkisiz görünse de Parti faaliyeti açısından önemli bir yer tutmaktadır.

Bu nedenle, yasal yayını, maddi, teknik ve kadro olarak yetkinleştirmeliyiz. Yasal yayının faşizmin saldırısına son derece açık olduğunu ve her an kapatılabileceğini biliyoruz. O yüzden şimdiden önlem almak gerekir. Bununla birlikte, kapatılmadığı sürece bu mevziyi etkin biçimde kullanmak gerekir. Doğru devrimci politika budur. Kapatılmadığı sürece etkin biçimde kullanacaksak o zaman yasal yayını haber, makale, gibi yönlerden ve zamanında beslemek, desteklemek gerekir. Kimse yasal yayının rol ve etkisini küçümseme hatasına düşmemeli. Yasal yayın, en azından şimdilik, emekçi sınıflara görünen yüzümüzdür. Geniş emekçi sınıflar, gençlik ve diğer toplumsal güçler söz konusu olduğunda onların bizi tanıması böylesi kitle araçlarıyla mümkün oluyor. Dolayısıyla, bu aracı güçlendirmek, maddi, teknik ve kadro yanında anında gönderilen haber, yazı, makale vb yönlerden desteklemek her Partilinin, sempatizanın, taraftarın görevidir. Bunu bir bilinç durumuna yükseltmeliyiz.

Partimizin en önemli sorunlarından birisi, parti politikalarımızın, sloganlarımızın, büyük toplumsal sorunların çözümü konusundaki düşünce ve önerilerimizi geniş emekçi kitlelere, gençliğe ulaştırılamıyor olmasıdır. Bu sorunu kesin biçimde çözmek zorundayız. Yasal yayın bu konuda önemli bir araç olmakla birlikte yeterli değil. Sosyal medyayı bu amaca uygun biçimde daha etkili kullanmanın yol ve yöntemlerini bulmalıyız. Kongremiz, bu konuyu ele almalı, tartışmalı ve çözüm yolu için karar almalıdır.

 

Yoldaşlar,

Dinci faşist iktidar, devrimci güçlerin kitlelerle bağlarını kesmek, nefes borularını tıkamak için yasal kurumlara saldırmış, büyük bir çoğunluğunu kapatmış, geri kalanları da çalışamaz hale getirmiştir. Bu saldırıdan Partimiz de payını aldı. Kurumlar kapatıldı, orada çalışanlar üzerinde büyük baskı kuruldu.

Başlangıçta bu durum çalışmalarımızı etkilese de toparlanma çabuk gerçekleşti. Kurumların kapatıldığı illerdeki yoldaşlar, Parti faaliyetini kesintisiz yürütmenin yollarını buldular. Başka kurumlara yöneldiler, başka biçimler buldular ve sonuçta kitle çalışmasını kesintiye uğratmadan sürdürdüler.

Bu önemli bir özelliktir. Devrimci komünist parti, mücadelenin bir biçiminden diğer biçimine, kitlelerle bağ kurmanın bir biçiminden diğer biçimine başarıyla geçmeyi başardığında faşizme karşı mücadelede zaferi garantilemiş olur. Bütün mesele, geri olanları da dahil, partinin kitlelerle sürekli ve canlı ilişkilere sahip olması; bu ilişkileri her koşulda sürdürme yeteneğini göstermesidir.

Partimiz, emekçi kitlelerle kurduğu ve kuracağı sürekli ve canlı ilişkilere dayanarak, bu ilişkileri son derece yaygın hale getirdiğinde, her güncel soruna yanıt vermeyi başardığında kitlelere önderlik eden bir parti haline gelecektir. Silahlı halk ayaklanmasının, dolayısıyla birleşik devrimin zaferi de buna bağlıdır.

Bu belirleme yoldaşların en önemli görevini de ortaya koyuyor: Başta işçi sınıfı, işçi gençlik olmak üzere, bütün emekçi sınıflarla, ezilen halklarla, gençliğin bütün kesimleriyle gerçek, canlı ve sürekli ilişkiler kurmak.

 

Değerli Yoldaşlar;

Artık sona gelmiş bulunuyoruz. Sonuç olarak şunu belirtmek istiyoruz: Partimiz, iç savaş biçiminde gelişen sınıf savaşının ateşten çemberinden geçerek bu günlere geldi. Bu süreç, Partimizin devrimci komünist niteliğini hem kanıtladı hem de pekiştirdi.

Şimdi, ayaklanma halindeki kitlelere önderlik eden bir parti düzeyine yükselme zamanıdır. Bunu kendi içimizde devrimler yaratarak bilinç ve yürek ve silahla başaracağız. Devrimin zaferi ve iktidarın fethi buna bağlıdır. Tarih ve insanlık bize bakıyor!

Login Form