(Haz 10, 2019) Açıklamalar Read more...   |    (Ara 20, 2018) Açıklamalar Read more...   |    (May 05, 2018) Açıklamalar Read more...   |    (Şub 23, 2018) Açıklamalar Read more...   |    (Oca 14, 2018) Açıklamalar Read more...   |   

 Günümüzde insanlık tarihi büyük alt-üst oluşlar çağına girmiştir. Dünya çapındaki gelişmelerin hızı başdöndürücü. Bu, on yıllık gelişmelerin artık aylara, haftalara hatta günlere sığdığı bir “kısa tarih” dönemidir. Dünya yüzeyinde, Latin Amerika’dan Avrupa’ya; Asya’dan Afrika’ya kadar insanlığı kıtadan kıtaya, ülkeden ülkeye savuran bir fırtına esiyor.

Egemen sınıflara, burjuvaziye, kapitalist topluma karşı ayaklanmalar, isyanlar, iç savaşlar, çayışmalar, grevler ve geniş çaplı devrimci kitle eylemleri bütün yer yüzüne yayılmış durumda. Bütün bunlar, insanlığın, tarihsel gelişmenin bir “yeni evre”sine girdiğini gösteriyor. Bir toplumsal devrimler çağı, büyük alt-üst oluşlar çağı başlamıştır. Nasıl ki, tarihsel gelişmenin merdiveninde ilkel komünal toplum yerini köleci topluma; köleci toplum feodal topluma; feodal toplum kapitalist topluma bıraktıysa kapitalist toplum da şimdi yerini sosyalist topluma bırakıyor; insanlık, kapitalist üretim biçimini tarihe gömerek yeni ve daha ileri, sınıfsız ve sınırsız bir dünyaya geçişin sancılarını yaşıyor.

Kendinden önceki bütün toplum biçimleri gibi, kapitalist toplum ve kapitalist üretim biçimi de tarihseldir, geçicidir. Bu kapitalist üretim biçimi günümüzde tarihsel gelişmesinin sınırlarına gelip dayanmış; insanlığın gelişmesinin önündeki en büyük engel haline gelmiş ve bu yüzden yıkılması, insanlığın ilerlemesi bakımından kaçınılmaz bir noktaya gelmiştir. Dünya çapındaki büyük çalkantıların, iç ve dış savaşların, ayaklanma ve isyanların; açlık ve sefaletin, işsizliğin, yıkımın arka planında işte bu nesnel temel bulunuyor. Kısacası, bu gün karşı karşıya kaldığımız ve tüm yeryüzünü kaplayan devrimci kargaşalık, kapitalizmin bütün bir tarihsel gelişmesinin sonucudur.

Günümüz gelişmelerini ifade eden yeni kavramlarla düşünmeden olay ve olduları bilimsel olarak tahlil edebilmek, anlamak ve kavramak artık mümkün değil. Emperyalizmin bağımlı ülke ekonomilerini kendine katan “tam ilhak süreci”, “küresel iç savaş”, ABD emperyalizminin sıçramalı çöküşü”, emperyalist-kapitalist sistem ile dünya proletaryası arasında süren “3. Dünya savaşı”, “Ayaklanmalar Yüzyılı” gibi kavramlar günlük gelişmeleri bilimsel olarak anlamanın ve açıklamanın anahtar kavramlarıdır. Bu kavramlardan hareket edilmedikçe, ne dünya devrimine ne de Türkiye ve Kürdistan birleşik devrimine ilişkin tutarlı tek cümle kurulabilir.

Burjuva dünyadan ve burjuva görüşlerden etkilenme küçük-burjuva sosyalist harekette çok yaygındır. Sosyalist sistemde gerçekleşen 89-91 karşı-devrimleri, yıkılan duvarlar, “tarihin sonu” ilanları... tek sözle sermayenin zafer naraları dünya genelinde küçük-burjuva sosyalist hareketi şaşkına çevirdi. Oysa aynı dönem Türkiye’de ve dünyanın pek çok bölgesinde devrimci kabarışın gerçekleştiği dönemdi. Ama olayları birbirinden yalıtık ele alan teorik sığlık, sosyalist sistemin dağılmasının yarattığı karamsarlıkla birleşince tam bir yılgınlık çıktı ortaya.

Halbuki her şey herkesin gözü önünde oluyordu. Dünya burjuvazisinin “zafer naraları” hala yankılanıyorken, 93 ortalarından başlamak üzere tüm Avrupa grevler ve eylemlerle sarsılmaya başlamıştı. Küresel ticaret anlaşmalarına (GATT, GATS, MAİ, MİGA) karşı eylemler tüm dünyaya yayılan salgın oldu adeta. Brüksel’de kamyoncular otoyolları bloke etti, çiftçiler tüm Avrupa’yı kasıp kavurdu, Japonya’dan Roma’ya çiftçi eylemleri tekellerin tarım uygulamalarına meydan okudu... Hemen ardından Chiapas’ta Zapatist hareketin başlattığı ayaklanma gündeme geldi. Küresel ticaret anlaşmalarının Uruguay raundunu takiben Dünya Ticaret Örgütü’ne evrilmesi yeni eylem dalgalarını tetikledi. Grevler, eylemler, gösteriler hiç hız kesmedi. Dönem dönem küresel başkaldırılara dönüştü.

Seattle ile birlikte nitel bir sıçramaya geçildi. Artık anti-kapitalist bir küresel hareket vardı. Sayıları milyonlarla ölçülen ve yeryüzünün her noktasına yayılmış kitleler “bir başka dünya mümkün” sloganıyla esasında komünizme olan özlem ve eğilimlerini ifade ediyorlardı. Üretici güçlerdeki muazzam gelişme bu güçlerin kendilerini çevreleyen kapitalist üretim ilişkileri içine sığamayacakları bir noktaya gelmişti. Üretim araçlarının sermaye niteliği, kapitalist özel mülkiyet, üretici güçlerin gelişiminin önünde gerçek, çürütücü ve mutlaka aşılması gereken bir engel haline gelmişti. Bir tarafta bir avuç tekelin elinde muazzam ölçülerde bir servet birikimi diğer tarafta dünya nüfusunun ezici çoğunluğunu pençesine alan açlık, yoksulluk, sefalet birikimi. Bir tarafta bilim ve teknikteki dev ilerlemelerle üretici güçler insanlığı bolluk ve refah içinde yaşatmaya yetecek düzeye gelmişken diğer tarafta üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyeti ve dolayısıyla bunların sermaye niteliği nedeniyle bu gelişme neticesinde işsiz kalarak yaşamdan kovulan milyonlarca ve milyonlarca insan.

Bütün bunlar, kapitalist üretim biçiminin hareket yasalarının kaçınılmaz sonuçlarıdır. Sermaye biriktikçe ve büyüdükçe emek gücüne, işçiye olan talep sermayenin büyüklüğü oranında hızla düşer. Yani işsizliği, artı-nüfusu yaratan kapitalist birikimin bizzat kendisidir ve bu, kapitalist üretim biçiminin nüfus yasasıdır. İşsizliğin sürekli artmasını hükümetlerin politikasına bağlamak doğru değildir. Ama kapitalistler, kapitalist üretim biçiminin bu çelişkisini gizlemek için bu yalana bilerek sarılıyorlar. Oysa, kapitalist toplumda, “büyük sanayiin bütün hareket şekli, emekçi nüfusun bir kısmını, sürekli olarak işsiz ya da yarı- işsiz insanlar haline getirmeye dayanıyor.”

Bilimde, teknolojide ve bunlarla beraber emeğin toplumsal üretkenliğinde meydana gelen muazzam ilerleme, insanın kendisi ve ailesinin geçimi için zorunlu olan çalışma süresini çok azltmış bulunuyor. Geçim için zorunlu çalışma süresinin kısalmış olması insanlığın özgürlüğünün, çok yönlü gelişmesinin maddi temelidir, ön koşuludur. Günümüzde bu önkoşul gerçekleşmenin de ötesinde son derece olgunlaşmıştır. Ama üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyet nedeniyle, toplumsal emeğin üretkenliğindeki bu gelişme, üretici güçlerdeki bu muazzam ilerleme tam tersi sonuç veriyor. Üretim araçlarının sermaye niteliklerinden dolayı, insanlığın bu ilerlemesi özgürlüğün değil köleliğin; refah ve mutluluğun değil, açlık ve sefaletin nedeni haline geliyor. İşsizlik bir işçi için felakettir, açlıktır, sefalettir, yaşamdan kovulmadır. Kapitalist özel mülkiyet nedeniyle emek araçlarındaki her ilerleme işçi sınıfı ve diğer çalışan sınıflar üzerinde işte bu sonuçlara yol açıyor.

Sermaye, büyüklüğü oranında işçiye olan talebi hızla düşürür, nüfusun artan bir kısmını artı nüfus haline getirir ve maliyeti düşürmek için sömürüyü yoğunlaştırırken, yani kendi iç pazarının asıl tüketiciler kitlesini bir açlık tabanıyla sınırlandırırken, kapitalistler kitlesel boyutlara varan dev üretimleri için dünya çapında tüketici avına çıkarlar. Böylece kapitalistler, dünya çapında tüketici avına çıkarlarken, kendi iç pazarlarını yıkıma uğratmış, kitleleri açlık ve sefalete sürüklemiş olurlar.

Bu, kapitalist üretim tarzının mutlak bir yasasıdır. Ama bu yıkım sessiz sedasız gerçekleşemez. Kitleler, dünya çapında ölüme sürüklenmelerine, açlığa yoksulluğa mahkum edilmelerine, yaşamdan kovulmalarına uzun süre daha sessiz kalamazlar. Günümüzde dünyayı baştan sona saran isyanlar, ayaklanmalar, iç ve dış savaşlar, grevler, dev boyutlardaki devrimci kitle eylemleri işte bu nesnel temel üzerinde yükseliyor.

Bu tarihsel dönem ve tüm yer yüzüne yayılan olaylar birbirinden kopuk, birbirini raslansal olarak etkileyen olgulara olarak ele alınmamalı. Olayların tahlili, değerlendirilmesi, tarihsel bağlamda ve küresel ölçekte yapılmalı. Bilimsel yaklaşım böyle olur. Bu bilimsel yaklaşım, olay ve olguların geçici, raslansal olmadıklarını, kapitalizmin bütün bir tarihsel gelişmesi ve hareket yasaları tarafından hazırlandıklarını gösteriyor.

Artık kapitalist üretim biçimi tarihsel gelişmesinin sınırlarına gelip dayanmış bulunuyor. Emeperyalist-kapitalist sistem çöküş sürecindedir. Sarsıcı gelişmeler sıçramalar halinde gerçekleşiyor. İnsanlık tarihsel gelişmenin bir yeni evresine gelmiş bulunuyor. Bu “Yeni Evre”nin özü, kapitalizmden komünizme geçişi sıçramalar halinde sağlayacak toplumsal devrimlerin pratik olarak başlamış olmasıdır. Eski dünya çökerken onun yıkıntıları üzerinde yeni bir dünya doğuyor; insanlığın kurtuluş umudu sürüyor, bin yıllık özgürlük çağı geliyor: Komünizmin şafağı söküyor!

Dünya burjuvazisinin, emperyalist-kapitalist sistemin yıkılışına seyirci kalacağını, yazgısına çaresizce boyun eğeceğini düşünmek büyük bir yanılgı olur kuşkusuz. Geçen yüzyılın sonunda NATO, çağımızın “Ayaklanmalar Yüzyılı” olacağını tespit ederken bununla aynı zamanda bu ayaklanmalara karşı nasıl bir politika ve tedbirler geliştireceğini de anlatıyordu. Dış savaşlara uygun olarak örgütlenmiş bir savaş aygıtı olan NATO’yu, 90’lı yılların sonlarından itibaren “Meskun Mahalde Muharebe”ye, yani şehir savaşına uygun şekilde eğitmeye ve örgütlemeye başladılar. Bunun anlamı dünya çapında iç savaş hazırlıklarına başlamaktı. Bir yandan sermayenin dünya çapındaki merkezileşmesini hızlandırmak için bağımlı ülkelerin ekonomisini tam ilhak etme politikasına yönelirken diğer yandan da ABD, dünya halklarına karşı dünya savaşını başlatan adımı attı. 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler'i kendi başına yıktı.

Bu provokasyonla bir yandan komünist güçlere karşı kendi topraklarında ve dünyada yeni bir saldırı dalgası başlatırken diğer yandan da askeri işgallere başvurarak diğer emperyalist rakiplerini kendisinin en güçlü olduğu alanda, askeri alanda kendisine boyun eğmeye, kendi politikalarının peşinden gitmeye zorladı. Bu girişimin çökmekte olan ABD hegemonyasının yeniden tesisini amaçladığı apaçıktı.

ABD, bu politikayla emperyalistler arası çelişkileri Sovyetler Birliği ve sosyalist sistemin varlığı koşullarında olduğu gibi arka plana atabilmişti. Emperyalistler, Afganistan ve Irak işgali, işçi sınıfı ve emekçilere karşı önlemler, devrimci güçleri baskı altına alma konusunda, ABD’yle birlikte ve onun öncülüğünde, birlikte hareket ettiler. Ancak bu politika kapitalizmin hareket yasaları karşısında ancak bir süreliğine etkili olabilirdi. Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası emperyalist-kapitalist ülkeler arasındaki dengeleri tekrar tekrar bozarken, emperyalistler arası rekabet de çelişkileri keskinleşiyordu. Sistemin derin bunalımı ise bu süreci daha da hızlandıran bir etken görevi gördü.

Barajın arkasında suyun birikmesi gibi, biriken ve keskinleşen çelişkilerin ön plana çıkması kaçınılmazdı. ABD’nin baskısıyla arka plana itilen emperyalistler arası çelişkiler, son yıllarda, üstelik geçmişte olduğundan çok daha etkili biçimde ön plana çıktılar. ABD ile Almanya; Almanya ile İngiltere, bu emperyalistlerin arkasında duran daha küçük devletlerin diğerleriyle kapışmaları gizlenemeyecek denli şiddetli. Taraflar birbirlerine olan diş gıcırtılarını gizleme ihtiyacı duymuyorlar artık.

Bunun sonucu olarak emperyalist-kapitalist sistemin başını çeken ABD, Avrupa’daki eski konum ve etkisini yitirmeye; buna karşılık Almanya, Avrupa liderliğine soyunmaya, Fransa ABD’nin etkisinden çıkıp Almanya’nın yörüngesine oturmaya başladı. ABD’nin Rusya’yı askeri ve ekonomik olarak kuşatma politikasına Almanya açıktan karşı çıkarak Rusya ile ilişkilerini geliştiriyor. İngiltere, 2000’li yılların başında olduğundan biraz daha farklı olarak ABD’nin sadık “fino köpeği” pozisyonunda olmasa da Rusya’ya karşı ABD’nin yanında saf tutuyor. Fransa’yla birlikte Libya’ya aç kurtlar gibi saldıran İtalya, gücü tükenmiş yaşlı bunak gibi kenara çekilmiş durumda. ABD’nin son dönemde İran’a karşı geliştirdiği politikaya Fransa, Almanya ve bunların etkisindeki devletler açıktan karşı çıktılar ve meydan okudular. Suriye’de her emperyalist devlet kendi durumuna göre ses çıkarıyor; Suriye iç savaşının başında görülen emperyalistler arasındaki ortak politika ve davranıştan eser kalmadı gibi. Bu liste böyle sürüp gittiği gibi, süreç de derinleşerek devam ediyor.

Emperyalistler arası çelişki ve çatışmaların, şimdilik savaş boyutunda olmasa da derinleşmesinin önemi şurda. Devrimci şartlarda gündeme gelen emperyalistler arası çelişki ve rekabet, hem bu şartlardan beslenir hem de bu şartlar üzerinde “kızıştırıcı” bir etki yaratır. Bu durum bir yandan emekçi halkların mücadelesinin önünü açar, ona “hiç ummadık müttefikler” yaratır, diğer yandan devrimlerin akacakları kanalları genişletir. Emekçi halklar düşmanlarının bu parçalanmışlığında kendi zaferlerini görürler. Emperyalizm ve gericilik her yerde kaybetmeye başlar. Yakın coğrafyamızda gözlerimizin önünde cereyan eden gelişmeler buna kanıttır.

Emperyalistler, Suriye’de Rusya’nın da devreye girmesiyle ağır bir yenilgi sürecine girdiler. Suriye’de yeniliyorlar, Irak’ta yeniliyorlar. Filistin topraklarında, Filistin devrimini yolundan saptırmak için bizzat İsrail tarafından kurdurulan HAMAS, iflasını ilan etti. Filistinli devrimci örgütler tekrar eski etkin rol ve güçlerine dönmenin koşullarını yakaladılar.

Tunus emekçi sınıflarının başlattığı ve tüm Kuzey Afrika’ya yayılan ayaklanma havası genişleyerek devam ediyor. Emperyalistlerin bu ayaklanmaların bir toplumsal devrime dönüşmesini önlemek için, din ve mezhep çatışmalarını kışkırtarak, dinci-faşist çeteleri her yerde örgütleyip silahlandırarak halkların üzerine salmış olması; çatışma ve ayaklanmalara “din/mezhep” çatışması görüntüsü vermiş olması gerçeği değiştirmiyor.

 

DÜNYADA DEVRİMCİ DURUM

Gerçek şu ki, Afrika’dan Ortadoğu’ya, Latin Amerika’dan Asya’ya, oradan Avrupa’ya kadar uzanan, dünyayı kapsayan ve etkisi altına alan bu devrimci kargaşalık, sonu sonuna emekle sermaye; komünizmle kapitalizm, eski dünya ile yeni dünya arasındaki çatışmadan kaynaklanıyor, oraya dayanıyor; gücünü ve enerjisini oradan alıyor. Bu, devrimci durumun dünya çapında ortaya çıktığını gösteriyor. Farklı ülke ve coğrafyalarda değişik görünümler altında ve farklı biçimlerde ortaya çıkan bütün çatışmalar, kargaşalık, alt-üst oluşlar devrimci durumun varlığının ve yaygınlığının kanıtıdır.

Ortadoğu’da, Yemen’den Suriye ve Irak’a kadar uzanan geniş coğrafya’da yıllardır süren ve iç savaşla dış savaşın iç içe biçimde geliştiği savaşlar bu şekilde ele alınıp değerlendirilmelidir. Emperyalistlerin bölge gerici/faşist devletleri ile birlikte dinci faşist çetelerin omuzları üzerinden halklara karşı geliştirdikleri savaşlar, emperyalist egemenliğin bölge gerici/faşist iktidarları ayakta tutma; bu durumda olmayan iktidarları ise gerici/faşist iktidarlarla değiştirme politikasının sonucudur. İşaret ettiğimiz bütün bu geniş coğrafya’da hiç bir burjuva iktidar yarınından emin değil.

Tüm bu yoğun tempolu gelişmeler, ABD hegemonyasının çöküşünden ayrı düşünülemez. Şimdi çöküşün etkilerini ABD iç politikasında belirgin biçimde görüyoruz. Amerika tarihinin ilk siyahi başkanı Obama’nın esas misyonu, Occupy hareketiyle derinden sarsılan, uyanan ve harekete geçen devrimci katmanları yatıştırmak, hareketin altını boşaltmaktı. Tıpkı 1930’larda büyük buhranın öfkeyle ayağa kaldırdığı proleteryayı New Deal ile yatıştıran Rooswelt gibi. Ancak köprünün altında çok sular aktı ve et kafalı hasımlarınca sosyalistlikle suçlanan Obama çare diye sağlık reformları dışında hemen hiç bir şey yapamadı. Bu yüzden, Obama’nın son iki yılı, silahlı biçimlere varan siyah isyanlarıyla geçti. Yerini, “Çay Partili” kabinenin başkanı olarak Trump’a bıraktığında, ABD’de sınıflar mücadelesi, silahlı çatışmaların işaretlerini ele veriyordu. Trump’ın başkanlığını ilan ettiği gün milyonlar sokaklara döküldü. Orada, sertleşen sınıflar mücadelesinin, çok kısa zaman diliminde açık bir iç savaşa dönüşebilecek potansiyeli var. Ekonomik, siyasi, etnik, kültürel, çok ciddi fay hatları üzerideki bu muazzam büyüklükteki ülke, bugüne dek yaşananlar içinde en amansız iç savaşa hazırlanıyor.

Sınıflar mücadelesini, demokratik kurumlar ve kitle örgütleri üzerinden vermeye fazlasıyla alışkın Avrupa bile, bir iç savaştan uzakta değil. 20. yüzyıl boyunca askeri ve mali yönden ABD’ye yaslanan Avrupa, hegemonik çöküşle birlikte, denebilir ki, daha çok kendi derdine düştü. 2008 krizinden itibaren Avrupa diplomasi ordusunun esas hedefi, toplumsal devrimleri kıtadan uzakta bir yerlerde karşılamaktı. Ne mümkün? Krizin dört dörtlük etkileri, Avrupayı toplumsal hareketlerin sera alanı haline getirmekte geçikmedi. Londra alevler içinde kaldı, devrimi yeniden hatırlamak isteyen Fransızlar Paris meydanlarını doldurdu. Yunanistan’da burjuva toplum yıkımın eşiğinden döndü ve halen de ayakta durmakta zorlanıyor. Avrupa’da, bu olağanüstü dönemin politik sonuçları nihayet ortaya çıkmaya başladı. Neredeyse yüz yıldır mali-sermayenin parasal desteği ve proletarya aristokrasisinin varlığıyla biçimlenen iki partili merkez (bir muhafazakar, bir sosyal-demokrat), dağılmaya ve uçlara doğru savrulmaya başladı. Fransa, Almanya, Yunanistan, İspanya ve İtalya’da ırkçı partilerin yükselttiği faşist bayrakların karşısına, militan ve kavgacı kitleler çıktı.

Sonuç olarak Avrupalı emekçiler, faşizme ve kapitalizme karşıt temelde çok sert sınıflar mücadelesine şimdiden girmiş bulunuyorlar. Anti-faşist, anti kapitalist ittifak, genel grevlerle örgütlü gücünü defalarca sınayan proletaryayı, barikatlar ardındaki yoksul göçmenleri, işsizlik cehennemindeki gençliği biraraya getiren çok güçlü bir ortaklıktır. Hitler-Mussolini felaketlerini belleklere kazımış Avrupalı emekçiler, mali oligarşinin desteğinde büyüyen faşist partiler karşısında, çok güçlü moral ve maddi avantajlara sahipler. Mali-oligarşinin iktidarını güvence altında almış merkez politik partiler düzeni çürüyüp döküldükçe, tekelci sermayenin faşizme yönelimi belirgin bir hal alyor. Ama onların bu yönelimi, Avrupa işçi sınıfının ve diğer emekçi sınıfların tekelci kapitalist egemenliğe ve faşizme karşı mücadelelerini yükseltmelerine de neden oluyor.

Her devrimin iç ve dış koşulları, iç ve dış müttefikleri vardır. Küresel ölçekte kutuplaşmalar, mücadeleler herhangi bir ülkedeki devrim üzerinde doğrudan veya dolaylı etkide bulunur. Bu açıdan mevcut koşullarda emperyalist-kapitalist güçlerle Rusya ve Çin’in başını çektiği güçlerin karşı karşıya gelişi, küresel ölçekte sınıf mücadelelerini doğrudan etkilemektedir.

Bir taraftan ABD ve Avrupa’lı emperyalistler arası celişki ve çatışmalar derinleşirken öte taraftan dünya ölçeğinde emperyalist-kapitalistlerle başını Rusya ve Çin’in çektiği blok arasındaki karşıtlık her yeni olayda daha da belirginleşmekte ve yeni çatışmalara neden olmaktadır. “Şhangay Beşlisi” ve bunlara eklemlenme sürecindeki bir dizi ülke ekonomik, politik, ticari, diplomatik ve askeri alanlarda giderek daha da belirginleşen ve güçlenen bir blok olarak dünyanın emperyalist efendilerinin karşısına çıkıyorlar. Bu karşı karşıya gelişler pek çok durumda ilerici devrimci ve sosyalist güçler için büyük olanaklar sağlıyor. Rusya ve Çin’in Küba, Venezuela ve Bolivya’yla girdikleri askeri ekonomik ve ticari ilişkiler bu ülkelere ciddi nefes aldırıyor. Son dönemde Rusya’nın Ukrayna ve Suriye savaşlarında emperyalist-kapitalistlerin karşısına dikilişi de bu açıdan değerlendirilmelidir. Bu durum, Rusya ve Çin’i emperyalist-kapitalist ülkelerle aynı kefeye koyan değelendirmelerin ne kadar sığ ve bilimsellikten uzak olduğunu göstermeye yeter.

 

ULUSAL KURTULUŞ MÜCADELELERİNİN GELİŞİMİ

Bilindiği gibi, emperyalizmin sömürgecilik politikası, kapitalist gelişme sonucu, 1945’lerden itibaren yerini, esas olarak, ekonomik, mali, diplomatik askeri bağımlılığa dayalı yeni sömürgeciliğe bırakmıştı. İlk örnekleri Lenin döneminde ortaya çıkan bu bağımlılık/yarı bağımlılık biçimleri, sözünü ettiğimiz dönemden sonra genel bir biçim haline gelmişti.

Bu gelişmenin tarihsel önemi şurda: Sermaye ve dolayısıyla kapitalist üretim ilişkileri dünyanın her köşesine yayılırken bir yandan baskı ve sömürü biçimlerinde bir değişikliğe gitti, öbür yandan ve bunun devamı olarak gittiği yerdeki “ulusal burjuvazi”yi işbirliği ilişkileri içine sokarak onun “ulusalcı” yönünü önemli ölçüde ortadan kaldırdı. Bağımlı/yarı-bağımlı ülkelerin burjuvazisi ise, sermaye birikimi ve kapitalist gelişme için tek yolun emperyalist sermaye ile işbirliğini geliştirmekten geçtiğini herkesten önce görmüştü.

Böylece, kapitalist gelişme eski “sömürge” ulusu çözüyor, ayrıştırıyor, aynı “ulus” içinde gerçekte çıkarları uzlaşmaz olan iki ulus ortaya çıkarıyordu: Burjuva ulus-proleter ulus. Bu gelişmeyle birlikte “klasik ulusal kurtuluş savaşları”nın içeriğinde de önemli bir değişim ortaya çıktı. Bu tarihsel gelişmeden sonra, ulusal özgürlük, emperyalist kölelikten kurtuluş ancak proletaryanın önderliğinde gelişebilirdi. Bu sınıfsal ilişki, ulusal kurtuluş hareketlerini giderek sosyalizme yaklaştırdı ve onlara ulusal/sınıfsal kurtuluş hareketi niteliği kazandırdı. Çünkü bu kurtuluş hareketleri, doğaları gereği, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı savaş içinde gelişiyordu. Vietnam, Kore, Laos, Komboçya, Afrika’daki kurtuluş hareketleri bunun birer örneğidir. 45’li yıllardan sonra sosyalizmin bir sistem haline gelmiş olması bu hareketlerin sosyalist ülkeler şahsında güçlü bir müttefik bulmalarını sağladı.

Bu süreç günümüzde ortadan kalkmış değil. Aksine derinleşerek sürüyor. Kapitalist gelişme el attığı her yerde “eski ulusları” çözüyor, ayrıştırıyor, uzlaşmaz çelişkilere sahip sınıflara bölüyor. Tarihsel gelişmenin bu aşamasından sonra, uzlaşmaz karşıtlıklara bölünmüş bir ulusun bütün sınıfları arasında “ulusal birlik” oluşturmaya çalışmak, beyhude, sonuçsuz kalmaya mahkum gerici bir çaba olacaktır. Kapitalizm tarafından bölünüp parçalanmış bir ezilen ulusun “birliği” bu aşamadan sonra, ancak proletarya tarafından ve proletarya etrafında kurulabilir.

Genel olarak Kürdistan’da, özel olarak G.Kürdistan’da son aylarda yaşanan sarsıcı gelişmeler ve ayaklanmalar ancak bu temel üzerinde bilimsel açıklamasını bulabilir. Burjuva sınıf ve onun politik temsilcileri bir ulusun kurtuluş mücadelesine önderlik etme karakterine artık sahip değiller. Onlar bu mücadeleyi sadece emperyalist efendileri karşısında “güç sahibi” olarak görünmek, buna dayanarak itibar ve kabul görmek, emperyalist sermaye ile ilişkilerde avantaj elde etmek için kullanırlar. Onlar sınıfsal çıkarlarını her zaman “ulusun” çıkarlarının üstünde tutarlar. G.Kürdistan burjuva politik güçlerinin Rojova devrimini boğmaya çalışmaları buna örnektir.

Gerçekte, Katalonya örneği bile, tek başına, emperyalistlerin bir ulusun kendi kaderini tayin hakkı ve bu hakkı ayrılıp kendi devletini kurma biçiminde gerçekleştirme isteği karşısında nasıl eylem ve söz birliği ettiklerini göstermeye yeter. Katalonya örneği, bir halkın özgürlük isteğini ifade etmesinin bütün emperyalistlerin kanlı yüzlerini göstermelerine yettiğini gösterdi. Bir kez daha ve pratik olarak: Emperyalizm özgürlük değil egemenlik; demokrasi değil siyasi gericilik peşinde koşar.

Onun için ulusal kurtuluşçu küçük burjuva devrimci politik güçlerin önünde şu iki seçenekten başka yol yoktur: Ya emperyalizmle işbirliğini devam ettirip derinleştirecekler; böylece ulusun özgürlük davasına sırtlarını dönmüş olacaklar ya da emekçi-yoksul sınıfların çıkarları temelinde emperyalizme ve işbirlikçi burjuvaziye karşı mücadeleyi sonuna kadar götürerek ulusun özgürlük savaşını zafere taşıyacaklar. Emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadeleyi içeren ikinci yol zorunlu olarak sosyalizme çıkar. Dünya proletaryasının, emekçi halklarının, devrimci güçlerinin enternasyonal dayanışmasını, güç ve enerjisini kazanmanın yolu da bu.

Kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadele içinde gelişen ulusal kurtuluş hareketleri, geçmişteki güç ve yaygınlığını kaybetmiş olsalar da, halen dünya devriminin önemli bir bileşeni ve güçlü bir dinamiği olmaya devam ediyorlar. Bu hareketler giderek ulusal/sınıfsal bir içerik kazanarak sosyalizme, toplumsal kurtuluş devrimlerine yakınlaşıyorlar.

 

ZAYIF HALKA: TÜRKİYE

Emekle sermaye arasında dünya çapında bir iç savaş yaşanırken ve devrimci durum emperyalist kapitalist sistemin çoğu ülkesinde olgunlaşmışken Türkiye ve Kürdistan’ın farklı bir durumda olması beklenemezdi. Aksine, her iki ülke, devrimci durum ve iç savaşın yaklaşık otuz yıldır yaşandığı topraklardır.

Türkiye, tekelci kapitalist bir ekonomiye sahiptir. Tekelci kapitalist ekonominin sanayi yapısı zayıf ve emperyalizme bağımlıdır. Bu ekonomi, yapısal bunalım içindedir ve bu nedenle 70’li yıllardan itiraren düzensiz aralıklarla şiddetli krizlere girmektedir. Her kriz döneminde pek çok kapitalist tasfiye olurken pek az sayıda kapitalist de palazlandı, güçlendi ve sermaye birikimini iler boyutlara taşıdı. Emperyalist devletler ve tekeller, yarı-bağımlılık ilişkisini tam bağımlılığa çevirmek için krizdeki sermaye sınıfına ve devlete ekonomiyi emperyalist tekellerin girişine tam serbest hale getirme koşullarını dayattılar. Bu koşullar emekçi sınıflar için bir yıkımdı.

Türkiye tekelci sermaye sınıfı, emperyalistlerin dikte ettiği ekonomik kararları alırken güçlü bir işçi sınıfı, emekçi halk hareketi ile karşılaştı. 70’li yılların sonlarına doğru, Türkiye, ekonomik krize eşlik eden bir politik krizle, yani devrimci durum ve iç savaş ortamıyla tanıştı. İşçi sınıfıyla sermaye sınıfı, devrimle karşı devrim arasındaki sınıf savaşı iç savaş düzeyine gelmişti. Devrimci kitle eylemleri, Türkiye ve Kürdistan’ın her yerine yayılmış, silahlı çatışmalar yaygınlaşmış, işçi sınıfının fabrika işgalleri, grevler olağanüstü derecede artmıştı. Büyük şehirlerde mahalleler devletin denetiminden çıkmış, Kürdistan ve Türkiye’nin pek çok ilinde devletin varlığı biçimsel bir hal almıştı. Esasında bir devrim yaşanıyordu.

Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketinin doğru tahlil edemediği bu koşulları tekelci sermaye sınıfı ve emperyalistler doğru değerlendirmişlerdi. 12 Eylül 1980’de, bu duruma son vermek için ABD emperyalizmi ve diğer emperyalist devletlerin yönlendirmesiyle faşist Türk ordusu askeri darbe yaptı. İktidara el koyan generaller, “eğer biz bu darbeyi yapmasaydık komünistler şimdi bizim yerimizde olacaklardı” sözleriyle durumu gerçek durumu özetlediler.

Faşist darbe, şiddetli baskı ve terörle devrimci kitle hareketini geri itti, grevleri, gösterileri yasakladı, devrimci durumu bastırdı. Sendikalar, dernekler, devrimci dergi ve gazeteler yasaklandı. İşçi sınıfının kazanılmış hakları ortadan kaldırıldı; memurların, çalışanların tüm örgütleri dağıtıldı. Tekelci kapitalizmin krizi, sömürü ağırlaştırılarak, sermaye birikimi için yeni olanaklar yaratarak geçici de olsa atlatildi.

Ancak bu durum, bir kaç yıl sonra değişmeye, işçi sınıfı gövdesini göstermeye, Kürdistan’da Kürt halkının özgürlük savaşı yükselmeye başlamıştı. 90’lı yıllar devrimci durumun tekrar ortaya çıktığı, sınıf savaşının iç savaş biçimine dönüştüğü yıllar oldu. Ayaklanmalar, isyanlar, silahlı ve silahsız çatışmalar birbirini izledi. Zindanlar, devrimci savaşın önemli bir ayağı haline geldi. Burjuva hükümetler en fazla bir iki yıl dayanıyor sonra yerlerini bir başka burjuva hükümete bırakmak zorunda kalıyorlardı. Ne burjuvazi eskisi gibi yönetebiliyordu ne de emekçi sınıflar eskisi gibi yönetilmek istiyorlardı. Kürdistan’da kitle eylemleri isyan ve ayaklanmalar biçiminde sürüyor, gerilla hareketi sürekli gelişiyor, savaşımın silahlı biçimleri hem derinlik hem de yaygınlık kazanıyordu. İsyanlar, ayaklanmalar, devrimci kitle eylemleri, mücadelenin silahlı biçimleri günümüze kadar sürüp geldi.

Tekelci sermaye sınıfı ve emperyalistler, devrimin bu gelişimine dinci faşist iktidarı tahkim ederek, sivil faşist kitleyi devlet eliyle silahlandırıp devrimin güçleri üstüne salarak, katliamlar yaparak, şehirleri bombalayarak yanıt verdi. Kürdistan’da şehirler yakılıp yıkılırken insanlar kimyasal silahlarla, tank ve top ateşiyle yıkılan binaların içinde canlı canlı gömülerek katledildiler.

Yine de, faşist terör, Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfını, ezilen halklarını yıldıramadı. İki ülkenin emekçi halkları, faşist baskı ve teröre isyan ve ayaklanmalarla yanıt vermeye devam ediyor. 2013 Haziran halk ayaklanması ve 2014 6-8 Ekim Kürdistan ayaklanması (Kobane ayaklanması) en şiddetli ayaklanmalar olarak tarihe geçtiler. Bu iki ayaklanma arasında ve sonrasında sayısız devrimci kitle eylemi, ayaklanma girişimi ve isyan gerçekleşti.

2013 Haziran Halk Ayaklanması ve 2014 6-8 Ekim Ayaklanması, Türkiye ve Kürdistan tarihinde bir dönüm noktası oldu. Bu iki ayaklanma Türkiye’de toplumsal devrimi somut/pratik bir olgu haline getirdi. Türkiye ve Kürdistan, çelişkilerin üst üst bindiği, çatışmaların yoğunlaştığı, toplumsal olayların olağanüstü arttığı, tekelci sermaye sınıfının faşist teröre başvurmadan egemenliğini sürdüremez hale geldiği topraklar haline geldi.

Devrimin güncel, pratik bir sorun haline geldiği bu coğrafya, bu nedenle, emperyalist-kapitalist zincirin zayıf halkası durumundadır. Emperyalistler ve Türkiye tekelci sermaye sınıfı, bu zayıf halkanın kopmaması için, toplu katliamlar, dış savaşlar dahil her türlü yöntem ve araca başvuruyorlar. Başında Erdoğan’ın olduğu dinci faşist iktidar, tam da bu nedenle, ABD ve Almanya başta olmak üzere, emperyalist devletler tarafından destekleniyor. Emperyalistlerin korkusu, dinci faşist iktidarın ve Erdoğan’ın bir halk ayaklanması sonucu yıkılmasıdır.

Ayaklanma ortamı derinleşerek devam ediyor. Tekelci sermaye sınıfı, ayaklanma koşullarında egemenliğini ayakta tutabilmek için, devletin tüm güçlerini Erdoğan ve dinci faşist iktidarın elinde topluyor, bütün karşı devrim güçlerini Erdoğan’ın arkasında birleştiriyor. İç savaşı kazanmak için, dış savaşlara, başka ülkelerin topraklarını işgal ve ilhaka yöneliyor. Ama çare olarak başvurulan bütün bu yöntemler, devrimci durumu, devrimi olgunlaştırmaktan, ayaklanma ortamını beslemekten başka bir işe yaramıyor.

Türkiye tekelci sermaye sınıfı ve emperyalistlerin toplumsal devrimi önlemek için attıkları her adımın, başvurdukları her yolun devrimi derinleştirmekten başka bir sonuca yol açmamasının tek açıklaması var: Burjuva düzen, tüm kurum ve kuruluşlarıyla çöküyor, dağılıyor.

Yine de belirtmek gerekir ki, işçi sınıfı ve emekçi halklar zora dayalı bir devrimle burjuva düzeni yıkmadıkça, burjuva düzen kendiliğinden yıkılmaz. Kapitalizm için krizden mutlak çıkışsızlık diye bir durum yoktur. Devrimci güçler, komünistler tekelci kapitalizmin krizinden devrimin zaferi için yararlanmayı bilmeliler. Devrimci olmanın koşulu, kapitalizmin krizinden devrimin zaferi için; politik iktidarın ele geçirilmesi için yararlanmayı bilmektir. Bunun dışında yapılacak ve söylenecek her şey boştur. Çünkü, kapitalizmin krizde olduğunu, burjuva toplumun çürümekte ve çökmekte olduğunu her burjuva söylemeye ve kabul etmeye hazırdır. Devrimci işçi sınıfı partisinin, Komünist partinin bu tip burjuvalardan farkı, bu krizden burjuva egemenliği yıkarak politik iktidarı emeğin eline vermektir.

Ne yazık ki, Türkiye ve Kürdistan devrimci güçleri, bu konuda, bu güne kadar devrimci bir politika izleyemediler. Tekelci kapitalizmin ekonomik ve politik krizlerinden yani devrimci durumdan burjuva egemenliğini yıkmak için yararlanma yolu yerine, düzen içi hakların kazanılması, özgürlüklerin genişletilmesi hedefi peşinde koştular.

 

DEVRİMCİ HEDEF: BÜTÜN İKTİDARIN ELE GEÇİRİLMESİ

İşçi sınıfının devrimci hadeflerine bağlı bir parti devrimci durumdan bir devrim için yararlanmayı bilen, politikalarını buna uygun belirleyen partidir.

Emperyalist-kapitalist sistem bütün dünyada derin, yıkıcı bir devrimci krizden geçiyor. Emekle sermaye arasındaki mücadele, iç savaş biçiminde ve dünya çapında sürüyor. Bu koşullarda devrimci partiler, bu krizden, devrimin zaferi için yararlanacak hedef açıklığına, önderlik yeteneğine, iktidarı ele geçirecek, burjuva egemenliği yıkacak kararlılığa hazır olmalılar.

Sosyal reformist ve oportünist partilerin dünya işçi sınıfı hareketine vurdukları en büyük darbe, işçi sınıfını politik iktidarın ele geçirilmesi hedefinden uzaklaştırması oldu. Avrupa’da bu “Avrupa Komünizmi” biçiminde karşımıza çıktı. Başka kıta ve ülkelerde başka biçimler altında karşımıza çıktı. Ama hangi biçim altında ortaya çıkarsa çıksın, hepsini boydan boya kesen ortak çizgi, iktidar hedefinden uzaklaşma, burjuva sınıfla uzlaşma çizgisidir. Bu çizginin en öne çıkan biçimi olarak sınıflarüstü hükümet, sınıf içeriğinden soyutlanmış bir “demokrasi” savunusudur. Bu nedenle biz sosyal reformist ve oportünist partileri, emekçi kitleleri, işçi sınıfını, devrimin toplumsal güçlerini iktidar hedefinden uzaklaştırmalarından tanıyoruz. Devrimci kriz dönemlerinde en başa konması gereken bu hedefi en sona koymalarından tanıyabiliyoruz.

Devrimci kriz dönemlerinde -ve şimdi biz dünya çapında böyle bir krizin içinden geçiyoruz- devrimci partinin görevi, devrimci krizden devrimci hedefler için yararlanmaktır. Politik iktidarın fethi, tüm iktidarın ele geçirilmesine açılan ilk kapı olan bu hedef, devrimci kriz dönemlerinin ilk, temel ve önünde başka hiç bir hedefin konmadığı bir hedef olmak zorundadır. Devrimci bir parti soruna başka türlü yaklaşamaz.

Devrimci bir Partinin görevi, devrimci krizden yararlanarak, devrimi zafere taşımak, iktidarı ele geçirmek, devrimci hükümet kurmak ve bu devrimci hükümete dayanarak sömürücülerin, burjuva sınıfın tüm direnişini kırmaktır. Bu zor görevin burjuvaziyle uzlaşarak, barışçıl yöntemlerle yerine getirilemeyeceğini söylemeye gerek yok. Bu ancak kendini hiç bir yasayla sınırlamamış devrimci bir hükümetin sömürücü sınıf üzerinde diktatörlüğü ile sağlanabilir.

Avrupa Komünizmi düşüncesini ortaya atan partiler ve diğer sosyal reformist partiler, emekçi kitleleri, ezilenleri, sömürülenleri işte bununla, “diktatörlük” fikriyle korkutmaya çalışıyorlar. Onlar, burjuva sınıfın tüm iktidar biçimlerinin aslında burjuva sınıfın bir diktatörlüğü olduğunu kitlelerden bu şekilde gizliyorlar.

Sınıf savaşı konusunda Marx’ın öne çıkan özelliği, Marx’ın bu kavramı bulmuş olması değil. Sınıf savaşı kavramı Marx’tan önce bulunmuştu ve kullanılıyordu. Marx’ın bu konudaki üstünlüğü, sınıf savaşı kavramını, proletarya diktatörlüğü kavramına kadar genişletmek; sınıf savaşının, gelişmenin belli bir aşamasında iç savaşa dönüştükten sonra zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne gelişeceğini göstermiş olmaktır. Marx’ın üstünlüğü buradadır. Dolayısıyla, sınıf savaşını kabul edip de bunu proletarya diktatörlüğüne kadar götürmeyen bir parti ne komünist ne de devrimci adını haketmiş olur.

Devrimci krizden yararlanarak politik iktidarın ele geçirilmesi, proletarya diktatörlüğüne, oradan sınıfsız topluma giden yola açılan ilk kapıdır. Devrimci ve komünist partilerin görevi, kapitalizmin içine girdiği devrimci krizden işte bu ilk kapıyı açmak için, devrimci tarzda yararlanmaktır.

Kapitalizmin ölümsüzlüğüne inanan sosyal reformist ve oportünist partiler, bu düşüncelerini elbette açıkça ifade etmezler. Bunun yerine, kapitalizmin krizini bir yol kazası, geçici bir arıza olarak değerlendirir ve bir süre sonra her şeyin eski, rutin haline döneceğini düşünürler. Bu yüzden, kitlelere, emekçi sınıflara, ezilen halklara bu düzeni bir devrimle yıkma çağrısı yapacaklarına, onları devrime hazırlayacaklarına kapitalist düzenin eksiğini tamamlama, yırtığını-söküğünü dikme anlamına gelen reformlar için mücadele çağrısı yaparlar.

Sosyal reformist ve oportünist partilerin, devrimci kriz dönemlerinde, bu politikaları egemen sınıf olarak burjuvaziye verilmiş bir hayat öpücüğüdür. Bu hayat öpücüğü, özellikle ayaklanma, isyan, devrimci kitle eylemlerinde olağanüstü artış koşullarında burjuva sınıf için ne kadar kurtarıcı bir etkiye sahipse, işçi sınıfı için, ezilen, sömürülen kitleler için, ezilen halklar için bir o kadar ölümcüldür.

Kitlelerin devrime, sosyalizme, komünizme olan eğilim ve sempatilerinden yararlanmak için adlarının başına bu kavramları getiren sosyal reformist ve oportünist partiler, sınıf uzlaşmacı politikalarıyla gerçekte kendi ayaklarının altındaki toprağı kaydırıyor; politik iflaslarının yolunu açıyorlar. Avrupa’nın en kitlesel komünist partileri bu uzlaşmacı siyaset sonucu iflas ettiler. Önce politik olarak iflas ettiler, ardından örgütsel olarak dağıldılar.

Avrupa Komünizmi”ni savunan partilerin bu utanç verici iflası ne kişisel hatalardan ne de hesapta olmayan bir yol kazasından kaynaklandı. Aksine bu politik iflas ve örgütsel dağılma, izledikleri politik çizginin kaçınılmaz sonucuydu.

Şimdi Avrupa’da ve dünyanın daha pek çok yerinde devrimci, marksist-leninist düşünceye yönelen gruplar, partiler, politik çevreler ortaya çıkıyor. Sosyal reformist ve oportünist partiler içinde yer alan devrimci güçler bu partilerden yollarını ayırıyor ve devrimci bir çizgiye kayıyorlar. Bu nesnel durum, burjuva toplumun, burjuva sınıf egemenliğinin derin bir kriz içinde olmasının sonucudur. Sosyal reformist ve oportünist partiler devrimci kriz dönemlerinde uşağı oldukları burjuvaziye hizmet için kulları sıvarken devrimci kriz de onları ayrıştırıyor, saflaştırıyor, taşları yerli yerine oturtuyor.

Yeni ortaya çıkan ve örgütlenmeye çalışan devrimci partiler, gruplar, çevreler, ne derece zayıf olurlarsa olsunlar, devrimci bir çizgide, sömürülen, ezilen kitlelerin devrimci duygu ve özlemlerine uygun bir politik hatta yürüdükleri sürece gelecek onların olacak! Önemli olan, belirleyici olan devrimci politikalardır, devrimci programdır. Devrimci programa, devrimci politikalara sahip olmadıkları için dev bir güce sahip “komünist partiler”in nasıl eriyip gittiklerini artık biliyoruz.

Devrimci politikaların özü, devrimci partinin burjuva egemenliğin yıkılmasını ve politik iktidarın proletaryanın eline verilmesini birinci, temel, başlıca hedef olarak önüne koymasıdır. Bu, özellikle devrimci kriz dönemlerinde yaşamsal önem kazanır. Devrimci kriz dönemlerinde devrimci politikaların özü, -bu kriz ister dış savaş, ister iç savaş, ister herhangi bir başka nedenle ortaya çıkmış olsun farketmez- burjuva egemenliğin, burjuva sınıfın içine düştüğü krizden burjuva egemenliğin yıkılması ve devrimin zaferi, politik iktidarın ele geçirilmesi için yararlanmaktır.

Devrimci durum ve emekle sermaye arasında iç savaş şimdi bütün dünya yüzeyine yayılmış durumda. Emperyalist-kapitalist sistemin bu bunalımı geçici bir yol kazası değil. Kapitalizmin yıkıcı iç çelişkilerinin ileri derecede olgunlaşmış olmasının sonucudur. Emperyalist-kapitalist zincirde bir değil, pek çok zayıf halka var. Zincirde bir değil, bir çok halka kopma noktasına gelmiş durumda.

Ezilen, sömürülen kitlelerin kapitalizmden “başka bir dünya” özlemiyle dolu oldukları ve özlemini duydukları başka dünyanın “mümkün” olduğunu haykırdıkları koşullarda devrimci ve komünist partiler bayraklarına ancak şunu yazabilirler:

Bütün İktidar Emeğin!

Bütün Dünya Emeğin Olacak!

 

Login Form