(May 21, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Nis 30, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Nis 08, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Oca 28, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Kas 18, 2019) Açıklamalar Read more...   |   

Olguları ve süreçleri derinlikli kavrayıştan yoksun, sorunun temeline kadar inemeyen, her şeyi yalnızca dış yönüyle ele almaya alışkın olan birçok çevre, dünyadaki durum deyince, emperyalist kapitalist devletler arasındaki çatışmayı anlıyor. Düne kadar, ABD emperyalizmi, Avrupa'daki emperyalist güçlerle bağımlı kapitalist güçlerin arasında çatışmalara, savaşlara sık sık yer verenler bugün Çin ve Rusya’yla olan çelişki ve gerilimi eklediler. Fakat bakış açıları değişmedi. Yaptıkları şey, nesnel durum hakkında fikir oluşturmak değil, durumu, görünen yönüyle aktarmakla sınırlıdır. Bu yazılarda emperyalizm hakkında bolca laf bulunur, fakat gerçek durumu ortaya koyan bir fikir bulamazsınız.

Emperyalist-Kapitalist güçler arasındaki çelişki, çatışma ve savaşları ön plana çıkaran bu çevreler, bunun yanında, başka bir savaşın, kapitalist dünyayı asıl alt üst eden büyük tarihsel olayın varlığını ise ikinci planda gösteriyorlar. Olguların en temelindeki gelişmeleri anlayamadıkları için, dış yüzeyde görünen tüm olayların temelinde, emek-sermaye çelişkisinin olduğunu anlayamazlar. Günlük olarak görülen çatışmalar emek-sermaye çatışması ekseninde meydana geliyor. Kapitalist sınıf, emeğin sermayeye karşı ayaklanmalarını bastırmak için, en şiddetli saldırılarda bulunuyor. Devrimci mücadeleyi bastırmak için tüm ordu, polis vb gücünü etkin olarak kullanıyor. Bir sınıfın dünya politikası, iç politikasından ayrı değildir. Kapitalist sınıfın, tekelci sermayenin dünya politikası, her yerde proletaryanın, halkların eylem, isyan ve ayaklanmalarını gerici şiddetle bastırmak, ezmektir.

Tarihin itici gücü sınıf mücadelesidir; fakat günümüzde, dünya sahnesindeki gelişmeleri değerlendirirken, birden bire, bu gerçek arkaya itiliyor. Sahnede, yalnızca, daha doğrusu esas olarak emperyalist-kapitalist güçler ve aralarındaki çelişki ve çatışmalar var; oysa kapitalizmin evrimi çelişmelidir. Bu çelişme emekle-sermaye arasındadır. Bu gerçeklik tüm analizlerde verili durum olarak kabul edilmeli. Emek-sermaye mücadelesinin sahnesi tüm yeryüzüdür.

Kapitalizmin tekelci kapitalizm aşamasına ulaşmasından sonra, tekelci kapitalizm kendi eğilimleri yönünde ilerledi. Devlet-tekel bütünleşmesi, devletle bütünleşmiş tekelci kapitalizm, tekelci kapitalizmin eğilimleridir. Devlet tüm bu gücünü ve yetkisini tekellerin yararına kullanıyor, öyle ki, tekeller, ekonomik ve toplumsal yaşamın temel ögeleri durumuna geldiler. Bu gelişmelerin zorunlu bir sonucu olarak, devletten çok esas olarak emekle tekeller arasındaki çelişki ve çatışma öne geçti.

Emekle sermaye arasındaki sınıf savaşı, bir süreden beri küresel iç savaş biçimine dönüştü. Dünya sahnesinde farklı sermaye güçleri arasında bir gerilim ve savaş yaşanırken, gerçek savaş olan iç savaş, dünya tarihinin, insanlığın gidişatını ve geleceğini asıl belirleyendir. Dünyadaki asıl savaş emperyalist-kapitalist sistemin lider sınıfıyla, bu sistemi havaya uçuracak olan proletarya arasındadır. Buna ilk işaret eden Lenin’dir.

Tekelleşmede daralma devam ediyor. Daha büyük sermaye daha az sayıdaki kapitalistin elinde toplanıyor. Bugün sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen uluslararası tekeller, dünyadaki maddi zenginliğin büyük bir kısmını elinde tutuyor. Dünyada tek tekele doğru gidiş çok ileri bir noktaya geldi. Tek dünya tekelinin oluşmamasının bir nedeni, yakın zamana kadar dünyanın bir kısmının sosyalizme geçmesi, kapitalizmin dünya sistemini parçalamasıydı. Ve bu, sistemi derin bir krize soktu. Diğer bir etken, kapitalizmin merkezkaç kuvvetinin varlığıdır. Sermaye bir taraftan birkaç tekelin kasasına akarken, öte yandan tekellerde sürekli bir bölünme yaşanıyor. Yani sadece hareket yok. Karşı hareket de var. Ancak tüm bu sermaye bölünmesine rağmen ana gelişme yönü tek tekele doğrudur. Bugün tek dünya tekeli yok fakat, az sayıdaki tekel, dünyadaki ekonomik gücü elinde tutuyor ve yönlendiriyor. Tam da bu süreçte kapitalizmin iç çelişkileri keskinleşti. Sınıf savaşı yüksek biçimine dönüştü ve dünya devrimi hızla ilerleme durumuna geldi. Bugün dünya genelinde patlak veren toplumsal ayaklanmaları ve toplumsal devrimleri dünya çapında tek tekele doğru gidişin bugünkü aşamasıyla bağıntılı olarak açıklayabiliriz. Sermaye daha az elde toplandıkça buna karşın halk kitlelerinin ayaklanmaları da artar ve yaygınlaşır. Ayaklanmaların yaygınlaşması devam edecek ve bugünü aşan en yaygın ve en etkin derecesine ulaşacaktır.

Kapitalizme karşı küresel başkaldırı yalnızca birbirinden kopuk bir yaygınlık göstermiyor; aynı zamanda birleşik bir hareket olma eğilimi gösteriyor. Bu eğilim, pratikte emperyalist kapitalist sistem için öyle tehdit edici bir noktaya geldi ki, uluslararası burjuva blok devrimci kitlelerin bir araya gelmesini önlemek için en sıkı ve sert güvenlik önlemleri almaya başladılar. Ortak karar alıyor ve ortak hareket ediyorlar. Tüm bu çabalar, proleter ve emekçi halkların küresel başkaldırısını önleyemez. Tersine, sermayenin gitgide daha az elde toplanması, küresel başkaldırının korkusunu daha da güçlendiriyor.

Türkiye'de küçük burjuva çevreler emperyalist sermayenin dünya politikasını gerçekte açıklayamadıkları için, bu durumlarını, Çin ve Rusya’nın dünya politikasını öne çıkararak gidermeye çalıştılar. Yani eklektik olarak bugünkü devletler sistemini ve ilişkisini açıklamaya çalıştılar. Yapılan şey, emperyalizmin dünyadaki baskısını, sömürüsünü ve saldırganlığını başka devletlere de dağıtarak, ABD ve diğer emperyalist ülkelerin durumunu ikinci plana itmek gibidir ya da saldırganlıklarını hafifletmektir.

Söylediklerinde inandırıcı olmak için öznelci “üçüncü paylaşım savaşı” tanımına başvurdular. Birçok konuda olduğu gibi üçüncü dünya savaşı tanımı yaparken, Partimizin 11 Eylül’den bu yana kullandığı ifadelendirmeyi kopya ettiler. Ama gerçek içeriğini değiştirerek! Onlara göre, bir tarafta ABD ve diğer Batılı emperyalist güçler, diğer taraftaysa Rusya ve Çin, yeni bir dünya paylaşım savaşını başlattılar. “Aşırdığınız” Üçüncü Dünya Savaşı gerçekte başka bir içerikle sürüyor.

ABD emperyalizmi, çoktandır sarsılan dünya egemenliğini yeniden sağlamlaştırmak için 11 Eylül’ü tezgahladı. Kendi yönünden 3. Dünya Savaşını başlattı. Onlar, bu savaşın sonsuz bir savaş olacağını ilan ettiler ve dünyaya boyun eğdirmek için şu dayatmada bulundular: Ya benden yanasınız, ya da karşımdasınız. Bu saldırgan ve dayatmacı politikayla, birçok ülke ve halkların yanında, Çin ve Rusya’ya da kendi egemenliklerini kabul ettirmek istediler. Çünkü onları, kendi dünya egemenliklerinin önünde bir engel olarak görüyorlar. İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerini yanına aldı ABD emperyalizmi. Rusya ve Çin, ABD’nin, NATO’nun tüm baskılarına, meydan okumalarına, güç gösterilerine rağmen buna dahil olmadılar. Çünkü Çin ve Rusya kendi açılarından yeni bir dünya savaşından bir yarar görmüyorlar. Çin ve Rusya diğer ülkelerle daha çok ticaret yapmak, daha çok ekonomik ilişki sürdürmek istiyor. Çıkarları, uluslararası ilişkilerin daha fazla bozulmasından yana değil, en geniş ticari, ekonomik ilişkilerin sürdürülmesinden yanadır.

Sonuçta ABD üçüncü dünya savaşını müttefikleriyle birlikte devam ettirdi. Her seferinde, yeni bir bölgede savaşın cephelerini genişletti. Bu cephelerden biri de Suriye oldu. ABD ve diğer emperyalist müttefikleri, savaşı, askeri gücünü, işgal ve tehditleri bağımlı kapitalist ülkelerin ekonomik ilhakını sonuna kadar götürmek için sonuna dek kullanıyorlar.

Birçok siyasi grup, proletarya adına hareket iddiasında, fakat dünya savaşının asıl olarak emekle sermaye arasında sürdüğünü göz ardı ediyorlar. Sermaye ‘90 sonrası proletaryanın yüz yıllık kazanımlarına, sınıf mevzilerine, politik ve diğer sınıf örgütlenmesine karşı topyekun bir savaş/saldırı başlattı. 11 Eylül’le saldırı yeni bir aşamaya girdi. Sermayenin emeğe karşı dünya çapında başlattığı savaş, burjuva iç savaştır. Gerici zora dayanan burjuva iç savaş…Proletarya buna, proleter iç savaşla karşılık verdi. Proletaryanın savaşı devrimci zora dayanan, devrimci iç savaştır. Tüm dünyayı, temellerinden sarsan, emekle sermaye arasındaki küresel iç savaştır. Küresel iç savaşın cephesi tüm emperyalist-kapitalist dünyadır.

 

Rusya Ve Çin’in Bugünkü Durumu

Çin ile Rusya’nın hem ortak yönleri var, hem farklı yönleri var. Ortak yönleri, ekonomilerinin, devlet kapitalizmine dayanmasıdır. Farklı yönleri, daha doğrusu, Çin’in Rusya’dan farklı yönleri, devlet kapitalizminin yanında sosyalist ekonominin ve sosyalist ekonomik ilişkilerin belli unsurlarının varlığını sürdürmesidir. Bunun üst yapıda sınırlı etkileri var.

Rusya, sosyalizmi ekonomik-toplumsal yapıda ve üst yapıda tasfiye etti: tüm karşı-devrimci burjuva önlemlere rağmen, sosyalizm toplumsal ilişkilerde ve ideolojik-estetik-politik yapıda etkilerini sürdürüyor. Bu yüzden devlet yönetimi ve ordu, kendisini SSCB’nin ikinci Dünya Savaşında elde ettiği zaferin mirasçısı olarak gösteriyor. Gerçi devlet iktidarı bunu, toplumda ve dünyada kendi durumunu güçlendirmek için yapıyor. Fakat toplumun baskısını küçümsememek lazım. Sosyalizm toplumdaki etkisini çok uzun süre devam ettirecektir. Sosyalizmin ve Sovyetlerin değerleri ve bakış açısı yıllar içinde silinip gitmeyecektir. Ekonomide devlet kapitalizminin yanında, kapitalist özel mülkiyet de gitgide ağırlığını arttırıyor. Kapitalizmin inşa edildiği her yerde bu durum, işin doğası gereğidir.

Gerek kapitalist özel mülkiyetin gelişmesi, gerekse de devlet kapitalizminin güçlenmesiyle, toplumda sınıf çelişkileri giderek keskinleşiyor. Halkın hoşnutsuzluğu ve öfkesi gün gün büyüyor. Bu da işin doğası gereğidir. Çelişkilerin gelişmesi kaçınılmaz olarak toplumsal çatışmaları getirecektir. Bu da, proletarya ve emekçilerin politik iktidarı eline geçirmesine ve toplumsal devrime varacaktır. Halkta derin bir sosyalizm etkisi, sevgisi, bilinci ve özlemi var. B u durum nedeniyle, halkın iktidara gelmesi daha kolay olur. Bunun için devrimci zora başvurmak gerekeceği açıktır. Rusya’daki bir devrimci gelişme, dünya devrimini atağa kaldırır.

Çin’deki devlet kapitalizminin, burjuvazinin iktidarda olduğu ülkelerden farkı, iktidarda ÇKP’nin olmasıdır. Proletaryanın iktidarda olduğu koşullarda, devlet kapitalizmi, işçi sınıfına, sosyalizme hizmet eder. Burjuvazinin egemen olduğu bir yerde devlet kapitalizmi, burjuvaziyle kapitalizmin gelişmesine hizmet eder. ÇKP komünist niteliklerden çok uzaklara düştü. Çin’de sermaye yatırımları, kapitalist özel mülkiyet bölgeleri, ÇKP tarafından destekleniyor. Onlar, tüm özel girişimlerin devlet tarafından kontrollü yürütüldüğünü söylüyorlar. Sermayenin etkin olduğu bölgelerde kapitalist ilişkilerin getirdiği işsizlik, genel durumun kötüleşmesine karşı önlemler aldıklarını belirtiyorlar, fakat olumsuz sonuçlar, olumlu önlemlerden daha etkin ve baskın.

Çin’de devlet kapitalizmi, bugünkü ilişkileri yansıtıyor. Yani hem sosyalizmin, hem kapitalizmin çizgilerini. Devlet kapitalizmi, kapitalizmin iyice yerleşip güçlenmesine hizmet ediyor. Öte yandan, Çin’in emperyalist-kapitalist ülkelerle ilişkileri gelişiyor. Emperyalist-kapitalist sistem dünyada halen büyük bir güç olduğu için, bu ilişkide kapitalizmin ağır basacağı ve bir süre sonra, kalan sosyalist ilişkilerin tasfiyesine yol açacağı da bir gerçek.

ÇKP, uzun süre önce, yüzünü kapitalizme döndüğü için, bu sürede ortaya attığı tüm tezler, bu yönde oldu. “Piyasa sosyalizmi” tezi, sosyalizm yerine adım adım kapitalizmi geçirme anlayışının ve hedefinin sloganı oldu. Yine bu anlayış çerçevesinde Çin’de sosyalizm aşaması çok uzun sürecektir teorisini ortaya attılar. Bu teorinin özü şudur: Önüne sosyalizmi geliştirme hedefi koymak ve üst aşama komünizme geçmek çizgisi izlemek yerine, Çin’de kapitalizmin gelişimini hızlandırılmak. Önlerine sosyalizmi geliştirme, komünizme varma hedefi koymayanlar, zorunlu olarak kapitalizmin gelişmesine hizmet eder.

ÇKP ve Çin devlet kapitalizmi içerde izlediği politikayı dünya sahnesinde de izliyor. Bir taraftan sosyalist Kore ile ilişkileri sürdürüp Küba ile ilişki içindeyken, öte yandan kendi çıkarları için emperyalist güçlerle en sıkı ilişkileri geliştirip en gerici ve faşist devletlerle de ilişki sürdürüyor. Çin’in bu ikili politikası bugünkü durumunun bir yansımasıdır. Dün -70’ten itibaren- dış politikası sosyalist sisteme, dünya devrimci hareketlerine zarar veren genel bir çizgiye sahiptir. Emperyalist ülkelerle birlikte hareket edebiliyordu. Bugün sahada emperyalist ülkelerle karşı karşıya gelmesi (Suriye meselesinde olduğu gibi) anti-emperyalist bir politika izlediği için değil kendi çıkarı nedeniyledir.

Rusya ve Çin gerek ekonomik güçleri, gerek büyük askeri güçleri ve politik etkileri vb ile dünyada büyük ve etkin birer güçtür. ABD emperyalizmi ve diğer emperyalist güçler, Çin ve Rusya’nın büyük bir dünya gücü oluşunu dünyada istedikleri gibi hareket etmelerinin önünde bir engel olarak görüyorlar. Aralarındaki çelişkiler, yer yer çatışma düzeyine vardığı gibi, daha büyüğünün potansiyelini de içinde taşıyor.

Bir çok politik hareket ve unsur, emperyalizm kavramını, genişleterek birçok ülkeye uyguluyor. Bağımlı kapitalist ülkeler buna örnektir. Genişletilmiş emperyalizm kavramına göre, Türkiye, Yunanistan, Arjantin, Brezilya, İsrail, Güney Kore gibi orta derecede gelişmiş kapitalist ülkeler “alt emperyalist” ülkelerdir. Bu görüş ilk ortaya atıldığı zaman epey yaygınlık kazandı ve yoğun olarak tartışıldı. Giderek eski ilgisini yitirmeye başladı. “Alt emperyalizm” görüşünü ileri sürenler pratikte güçlüklerle karşılaştılar. Güçlükleri aşamayınca gerileme gösterdiler. Belirtmek gerekir ki her kapitalist ülke, kendi içinde, kendi üst aşamasına dönüşme ögelerini, eğilimini taşır. Bu gelişmenin sonucudur ki bağımlı kapitalist ülkelerde, tekelci kapitalizmden söz edebiliyoruz. Ama buradaki tekelci kapitalizm, emperyalizmden farklı bir durumdur. Bu farklılık nicelik düzeyinde de olsa önemlidir: Çünkü bu ülkeler emperyalizme ekonomik olarak bağımlıdırlar. Bağımlı bir kapitalist ülke de gelişme gösterir. Tıpkı tekelci kapitalizme ulaşmaları gibi. Kapitalist toplumun özelliği sürekli gelişme göstermesindedir. Bu da, onu, yıkımına götürür. Çünkü kapitalizmin gelişmesi, kendi sonuna doğru bir gelişmedir. Bağımlı ülkelerle emperyalist ülkeler arasındaki ilişkide şu gerçek görülmelidir: Bağımlı kapitalist ülke gelişme göstererek daha ileri bir noktaya vardığında, emperyalist ülkeler, aynı zaman diliminde, kendi bulundukları noktadan daha ileri bir noktaya ulaşmış oluyorlar. Böylece aradaki gelişme düzeyi farkı korunmuş oluyor. Bu tarihsel koşullar sürdükçe bağımlı kapitalist ülke bağımlılıktan kurtulamıyor.

“Alt emperyalizm” tezini ortaya atanlar, bu gerçeğin getirdiği güçlüklerle karşılaşınca, görüşlerini eski iddia ve hararetle savunamaz oldular.

Şu gerçeği de biz söyleyelim. Verili tarihsel koşulların değişimi ya da, sermayenin dünya çapında az sayıdaki emperyalist tekelciliğin merkezileşmesi merkezkaç kuvvetin etkisiyle orta derecede gelişmiş bağımlı kapitalist ülkeye dağılırsa bu, bu ülkeleri emperyalist yapmaz fakat, dünyadaki aşırılıkları arttırır.

“Alt-emperyalizm” kavramının gerçeğe aykırılığı ortaya çıkmıştır.

Aynı çevreler, şimdi de “emperyalist Rusya”, “emperyalist Çin” belirlemesi yapmaya başladılar. Öncelikle söyleyelim, bu belirlemeyi yapanlar, bu konuda ikna edici ciddi argümanlar ortaya koyamıyorlar. Gerçeği biz söyleyelim. Rusya ve Çin, orta derecede gelişmiş ülkelere kıyasla, çok büyük bir ekonomik ve askeri güçtür. Dünyada söz sahibidirler. Onlar bu güce, sosyalizmle ulaştılar. Fakat Rusya, karşı-devrimin iktidara gelmesi ve sosyalizmin tasfiyesiyle birlikte kapitalist temele oturunca, bu büyük güç toplumsal olarak nitelik değiştirdi. ABD ve diğer emperyalist devletlere gerektiğinde kafa tutacak denli güçleri ve dünyada etkisi var. Çin de, ekonomik yapısı büyüdükçe kapitalist nitelik aldı. Bu iki ülkenin sahip olduğu güce rağmen, emperyalizm kavramı bu ülkeler için kullanılamaz. Bugünkü tarihsel koşullar değişir değişmez, emperyalist güçlerle aynı duruma gelmeye en yakın devletler bu iki devlettir. Ancak işler bu noktaya varmadan dünya devrimi bir çok ülkede zafere ulaşacaktır.

Rusya ve Çin varolan güçleriyle kapitalist dünyaya açıldıklarında rahatlıkla at koşturacakları bir dünya yoktu. Emperyalist ülkeler, dünyayı kendi aralarında paylaşmış ve egemenlik sağlamışlardı. ABD, İngiltere, Almanya ve Japonya dünya ticaretinin % 75’ini elinde tutuyor. Rusya ve Çin böyle bir dünyada yol almaya çalışıyorlar. Emperyalist güçlerle müzakere yaparak, dünya pazarında güçlenmeleri gerekiyor. Bu yol ise dikensiz değildir. Bu yol uzun ve çetin kapışmalarla doludur.

Bu yolun kısaltılması, emperyalist ülkelere karşı güç kullanmasını gerektiriyor. Çünkü paylaşılmış dünya ancak bir dünya savaşı yoluyla el değiştirir. Ne Rusya’daki toplumsal durum ne Çin’deki toplumsal durum bir dünya savaşına uygundur. Bu savaşı destekleyen bir toplum yok. Dünya savaşı, (klasik anlamda) iç toplumsal durumdan doğar esas olarak. Leninist emperyalizm tanımı içte buna uygun bir gelişmenin olmasının yanında, dünyanın emperyalist güçler arasında yeniden paylaşımını ve bunun kaçınılmaz sonucu dünya savaşını kapsar. Bir dünya savaşıysa ABD ve müttefikleri tarafından kendi yönlerinde başlatıldı.

İster emperyalist güçlerin kendi aralarındaki çatışmalar olsun, ister bu güçlerle Rusya ve Çin arasındaki kapışmada olsun tüm taraflar bu çatışmada zayıf düşecektir. Bu koşullarda dünya devrimi büyük bir hız kazanır. Komünist dünya proletaryasının görevi, bu süreçte tek tek ülkelerde devrimi gerçekleştirmek için atağa kalkmaktır. Bir bütün olarak, bu süreçte, dünya devriminin zaferiyle çıkmaktır.

Sosyalizmi tasfiye ederek onun yerine kapitalizmi inşa eden ülkeler, işin doğası gereği, kapitalizme egemen olan yasaların etkisine girdiler: Ücretli emek sistemi; yani bir kutupta zenginlik birikimi, diğer kutupta yoksulluk birikimi… Bu, sınıflı toplumlarda tarihin biricik yasasıdır. Sınıf savaşı ve onun çeşitli biçimlerinin kendini buralarda da göstermesi sınıflı toplumun doğasına uygundur.

Bu ülkeler kapitalist dünya sistemiyle bütünleştiler. Kapitalist sistemse derin, büyük ve sert bir kriz içinde. Daha çok çöküş içinde. Dolaysıyla kapitalist üretim ilişkilerini inşa ederek, kendi ekonomilerini de ekonomik krizlere ve çöküşe soktular. Eski toplumun çöküşü yeni bir dünyanın doğuşunun, kurulmasının ön koşuludur.

Önlenemez bir güçle her yerde doğmakta olan yeni bir dünyadır.

Login Form