(Eyl 11, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Ağu 28, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Ağu 10, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (May 21, 2020) Açıklamalar Read more...   |    (Nis 30, 2020) Açıklamalar Read more...   |   

II. Kongre'de yapılan sunumlardan...

Gezi ayaklanmasında Partimizin yanlışlarının eleştirisi konuya ilişkin kitaptan çıkarılmıştı. Gerekçe, bu eleştirilerin tabanda yaratacağı moral bozukluğu. Ayaklanmanın rüzgarı, henüz sürüyorken, bu tarz eleştiriler moralleri bozmaz, tersine, ciddi bir özgüven yaratacağını savunuyorum. Bu nedenle, bu oturumda, kitaptan çıkarılan bölümün ele alınmasını ümit ederim.

Buraya kadar saydıklarımız Leninist Partinin Haziran ayaklanması boyunca kendi öneri ve çağrılarına neden hak ettiği ölçüde bir karşılık bulamadığının nesnel zeminleriydi, yani sınıfların karşılıklı ilişkileri, dengesi ve mücadelesine dair zemin kaymalarıydı. Ancak başka eksikler de oldu . Partinin bu muazzam büyüklükteki ayaklanma dalgasına sınırlı kitle ilişkileriyle yakalanmış olması, kuşkusuz, en önemli öznel eksiklikti. Kendi gücünü binlerce kat aşan bir ayaklanmacı kitleyle karşılaşan her partinin yaşayabileceği bocalamalardan, Partimiz de kaçınamadı. Sürekli bir ayaklanmanın gelmekte oluşundan bahseden ve hazırlık yapmayı zorunlu sayan bir parti, daha önce hiç yaşanmamış böyle görkemli bir deneyimin içinde, ancak bu pratik içinde, bahsini ettiği hazırlıklara girişebilirdi. Denebilir ki Partimiz, eksiklerini gördü, yaşadı, gerekli dersleri çıkardı ve artık bu hazırlığın temelini atabilir. Belli başlı ders verici eksiklerin şunlar olduğunu söyleyebiliriz:

1- Varolan güç dengeleri, Partimiz gibi bir öncünün, ancak kendiliğinden bir harekete bağlanmış biçimde hazırlanabileceğini koşulluyordu. Lenin 1905’in Ocak ayında “ayaklanmanın kendiliğinden hareketlerden birine bağlanmak zorunda olduğunu tartıştık” diye yazıyordu. (Seçme Eserler, C:3, S:282-283) THKO gibi devrimin ve ayaklanmanın koşullarını kendi devrimci çıkışlarına dayandıran bir gelenekten gelen bizler, daha henüz ayaklanma patlak vermeden önce, bunun için tüm maddi, teknik, askeri ve ilişkiler ağının hazır olması gerektiğine öylesine inandık ki, beklenen şey kendiliğinden olgunlaşıp patlak verdiğinde, hazırlıksız oluşumuzun suçluluğu altında ezildik. Söz konusu hazırlığın, ancak gerçek bir genel ayaklanma, hatta bir dizi genel ayaklanma süreci içinde kotarılabileceğini, sınıf ilişkileri ve karşılıklı güç dengelerinin bunu dayattığını kavramakta zorlandık. Bu da bize özgüven, inisiyatif ve enerji açısından, gerçek bir halk devrimine pratikte öncülük edecek seviyeden yoksun kalışımız biçiminde yansıdı. Oysa İstanbul’un en büyük ve en militan ayaklanmasının yaşandığı Sarıgazi’de (kaymakamlık ele geçirilmişti) sözkonusu eksiklerin hızla giderilebildiği, hazırlık için gerekli imkanların bize ayaklanma tarafından sunulduğunu görebildiğimiz ileri örnekler yarattık. Yine de Adana’da, reformistlere karşı tutum alan dev kalabalıkların öfkeli atılımlarından, enerjik ve son derece uyanık müdahalelerle nasıl yararlanılacağını ve pratik öncülüğün ele geçirilebildiğinin örneklerini yaşadık. Keza İzmir’de, eylemi Gündoğdu karnavalı havasından çıkartıp açık çatışmalara evrilmesinde, yoldaşlarımızın oldukça etkin rol aldıklarını da bu listeye eklemeliyiz. Bu ileri örnekler yaygınlaşmalı, yeterince hazırlık yapamadığımız için kendimize duyduğumuz o “soylu öfke” bir yana bırakılmalıydı.

2- Bir ayaklanmada, zaferin kritik koşulu “belirleyici anda ve belirleyici yerde güç biriktirmektir.” Bu kritik koşulu yerine getirecek bir fırsat vardı, Dolmabahçe sırtlarında, onu ellerimizin arasından kaçırdık.

Bir oportünist, halihazırda işleyen güç dengelerini hesaba katar ve bu dengelerin değişimi için kılını bile kıpırdatmaz, bütün politikasını henüz bir zafer vadetmeyen durum üzerine kurar. Bir Leninist ise, koşulların değişim dinamiklerini ve hızını hesaba katar, hele ki bir devrim başlamışsa, bunu yaratan devrimci kitlenin yirmi yılda elde edemeyeceği bilinç sıçramasını, haftalar, hatta günler içinde elde edebileceğini baştan kabul eder. Partimiz 31 Mayıs’ta başlayan devrimin genel kitlesinin, henüz çok kırılgan, çok safdil olduğu gerçeğine gözünü kapamadı. Oldukça kolay alevlenen, bir kez eyleme geçti mi önünde durulamayan, her dağılışında yeniden toplanan milyonların, onları bekleyen görevler konusunda açık bilinçleri yoktu. Onları görevleri açık bilinciyle donatmak, henüz bir zafer vadetmeyen koşulları değiştirmenin birinci adımıydı ve Partimiz, ayaklanmacılara yaptığı politik çağrılarla bu adımı atmakta biran olsun tereddüt göstermedi. Ancak ikinci bir adım daha vardı ve bu adımda ortaya çıkan tereddüt, ilk adımın politik etkisini gölgeledi. Taksim’i ele geçiren ayaklanmacılar, bilinç, örgütlenme ve savaşım deneyimi açısından, aynı düzeyi temsil etmiyordu. Genel ayaklanmaların içinde, kitlenin ana gövdesinden daha ileri, daha devrimci olan -ki bunların ezici çoğunluğu partisiz kitlelerdi- çok önemli bir kalabalık vardı ki, işte onlar, adeta içgüdüsel biçimde soluğu Dolmabahçe Başbakanlık ofisi önünde almışlardı. Bir genel ayaklanmaya her grup ve bilinçten insan katılabilir, ama ancak bir kısmı gerçekten devrimci bir mücadeleyi sonuna kadar götürme kararlığında olur. Ve bunlar, etrafa yaydıkları enerjiyle, kazandıkları küçük ama günlük zaferlerle, geride kalan ana gövdeyi arkalarından sürükleyebilirler. Dolmabahçe’de çarpışanlara, en başta sosyalist kesimlerden neredeyse hiç açık ve ilan edilmiş bir destek çıkmayınca, onlar için “provokatör” dedikodularının alıcısı çok oldu. Kitlenin Taksim’i boşaltıp Dolmabahçe önünde yığılması için bizzat polisin kışkırttığı bir eylem gibi göründü. Oysa Dolmabahçe ofisinin ele geçirilmesi, pratik politika açısından Taksim’i ele geçirmekle kıyaslanamazdı bile. Sermayenin faşist devleti bunu iyi bildiği için, bir süre Taksim’i unutmayı ve bütün gücünü bu “belirleyici yere” yığmayı tercih etti. Partimiz uzun bir içi savaşın neticesinde bir genel ayaklanmayla zar zor ve henüz çok taze kazanılmış halk birliğine zarar gelmesi endişesiyle Dolmabahçe çatışmalarına hakettiği ilgi ve önemi göstermedi. Oysa Taksim’de önerdiği GDH, tam da orada, Dolmabahçe’de en kritik virajını dönebilirdi. Ele geçirilmiş bir başbakanlık binasından daha uygunu bulunamazdı, bir devrimci iktidar odağı ilan etmek için; RTE yurtdışına firar etmişti üstelik, daha ne olsun? Her açıdan belirleyici yer ve belirleyici zaman, orada kendini göstermişti.

31 Mayıs ayaklanmasının bize kazandırdığı ikinci önemli ders işte budur. Genel bir ayaklanmaya en geri bilinçte olanlar da katılır. Lenin, 1905 devrimi için “o, nüfusun bütün hoşnutsuz sınıf, grup ve unsurlarının bir dizi mücadelesinden oluşuyordu. Bunların içinde en saçma önyargılara, en belirsiz ve hayali mücadele hedeflerine sahip kitleler, Japonya’dan para alan grupçuklar ve serüvenciler vs vardı” (SE C:5 s:342) diyor. Bu ve bundan sonraki pek çok ayaklanmada, barikatlarda birlikte savaştıkları halde, daha ileri gitmek istemeyenler ve zaferin yolunu açmak isteyenler biçiminde, iki ana gövdeye bölünmüş bir kitle ile karşılaşacağız. Daha ileri olanları desteklemek, hiç tartışmasız, henüz yakalanan birliğin bozulması endişesiyle ertelenemeyecek bir görevdir. Bu ileri yığınlarla kitle bağımızın zayıflığı, onları hemen hiç tanımıyor, bilmiyor oluşumuz, elimizi kolumuzu asla bağlamamalı. Ünü kötü bir sözcükle “velev ki” Dolmabahçe çatışmaları bir provokasyon olsun ya da buralarda çarpışanlar bir avuç serüven arayan gruplardan oluşsun, bu çatışmanın zaferinin, nesnel olarak devrimi ilerleteceği, serüven arayışçılarının ya da böyle bir provokasyonu hazırlayanların kendi arzı ve amaçlarından bambaşka bir sonuç ortaya çıkartacağı belli değil mi? Ve yine “velev ki” Dolmabahçe ofisini bu serüvenci ya da provokatörler ele geçirmiş olsalardı, ayaklanan 80 kentin on milyonu aşkın kitlesi, gözünü ve kulağını o ofisi ele geçirip otobanlara, zaferin kuruntusuyla medyaya yaptıkları açıklamalara çevirmeyecek miydi? Partimiz dedikodulara değil, gerçek duruma bakarak, oradaki eylemin başını serüvenci ve provokatörlerin çektiğini görmüş olsaydı bile, ona düşen görev, durumun nesnel ve soğukkanlı tahlilini yapmak, eylemi provokatörlerin öncülüğünden kurtarmak olurdu. Bu “taban” inisiyatifini ele geçirerek GDH hedefli politik çağrılarını ete kemiğe büründürmüş olurdu. Böyle bir durumda Parti, ayaklanmaya katılan sınıf ve katmanlarla halihazırda yürüyen ilişkilerinin gelişim derecesine, onlar içinde tanınma ve kabul edilme ölçülerine bağlı kalmadan tayin edici yer ve zamanda tayin edici güçlerin başına geçmekle, ayaklanmanın kazandığı her günlük, küçük başarıya bağlı olarak GDH’nin derhal (tek başına da kalsa!) yerel düzeyde de olsa, örgütenmesine girişmekle yükümlüdür.

3-Partimiz, Taksim Dayanışmasının, kuruluşu ve işeyişiyle, bu ayaklanmayı ileri götürecek bir savaşım organı olmadığını biliyordu. Henüz devrimci gördüğü parti ve gruplara bir “merkezi karargah” kurma çağrısı da yanıtsız bırakılmıştı. Çünkü diğerleri TD’da tam da istedikleri şeyi, ayaklanmayı en geri noktalarda boğacak koalisyonu görüyorlardı. Bu durum üzerine Leninistler, enerjilerinin çoğunu, TD’yi daha ileri taşıma görevine harcadılar. Tek başarına bir alternatif yaratmayacaklarını, öte yandan, ayaklanmanın acilen bir merkez ve söz birliğine ihtiyaç duyduğunu hesap ederek, bu işe zaman harcadılar. Oysa Partimize gerekli olan alternatif güç, hemen yanıbaşındaydı: Gezi Parkı’na, Gazi ve Sarıgazi’ye hakim olan devrimci yığınlar. Bu devrimci yığınlara dayanıp, onların bağımsız inisiyatiflerine güvenip destekleyecek, TD’nin hiç olmadığı bir şeyi, gerçek bir Konsey örgütlenmeleri ağını, daha ilk günlerden ortaya çıkarmak mümkündü. Çünkü o kitle, belki aralarına parti bayraklarını almıyordu, ama bu tavır, örgütlülüğe, devrimin ideal ve hedeflerine uzak oldukları için değildi, aynı gün Taksim Komününü onlar kurmamış mıydı? Komün, en alasından bir örgütlenme, devrim ideallerinin ete kemiğe büründüğü bir oluşum değil miydi? Ve yine aynı kitleler, hiçbir politik çevrenin bu yönlü bir çağrısı ve yönlendirmesi olmadan, artık TD’nin kendi bağımsız inisiyatiflerini yansıtmadığını anladıkları gün, saatler içinde, onbinlerce insanı dört farklı forumda toplayıp, jet hızıyla kendi kararlarını çıkartma ve TD’ye dayatma gözüpekliğini, yeteneğini ve özgüvenini sergilememiş miydi?

TD’nin gerçek bir konsey örgütlenmesi olmadığını, olamayacağını daha önce tartıştık. Bu oluşumda ayaklanmaya katılanların aracısız, doğrudan devrimci inisiyatiflerinin değil, politik ve sosyal “liyakatın” sözü geçiyordu. Yani üzerinde oturdukları prestijli koltuklara, konuşabilecekleri mikrofonlara sahip olanlar, kollarına kan grubunu kazıyıp barikatlara koşanların görüş ve önerilerini pekala hiçe sayabiliyor, onları “nabzı tutulacak, dikkate alınabilecek” çocuklar gibi görüyordu. Tartışmalar açık yapılıyor ama son karar, kapılar ardında alınıyordu. Oysa Gezi Parkı’ndaki son gün ortaya çıkan ve kısa sürede tüm İstanbul’a, diğer tüm kentlere sıçrayan forumlar, işte onlardı, bir devrimci savaşım organı potansiyeli taşıyan konsey tipi örgütler. Aynı gün Park’a yapılan polis saldırısını, hükümetin Kazlıçeşme’deki mitingine bağlayanlar yanılıyorlar. Hayır. Sermayeyi alelacele saldırmaya iten asıl gelişme, devrimin kendi organlarına, Sovyet tipi konseylere kavuşma aşamasına gelişiydi.

Hemen yanı başımızda ve elimizin ulaşabildiği her yerde bu forumları, ayaklanma henüz o doruk aşamasına girmeden, karşı-devrim cephesi darmadağınken, başbakan firardayken, örgütlemeye girişmeliydik. İşte o zaman GDH’yi, yayımladığımız bildiride görüleceği üzere, “devrimci güçlere” değil, doğrudan devrimci ama “örgütsüz-partisiz” kitlelere götürebilir, tartışmayı orada olgunlaştırabilirdik. Geçmiş devrim deneyimleri bize, Sovyet tipi örgütlenmelerin devrimin ancak olgunlaşan aşamalarında ortaya çıkabileceğini öğretmişti. Geçmişin hayaleti ayaklarımıza dolandı. Yeni evrenin devrimlerinin en belirgin özelliği “sıçramalı gelişim” çizgisi izlemesidir. Yani bir devimin, çok daha hızlı olgunlaşma olanak ve kanalları var. İletişim altyapısı kitlelere devrimden dersler çıkarma imkanını veriyor; insani gelişimin vardığı boyut, kitleleri, devrimin en ileri aşamasına uygun bir ruh hali ve kavrayışıyla donatıyor; ve bunu daha daha ilk ayaklanma ortaya çıkmadan önce hazırlıyor. Eğer ayaklanma henüz yükselişini sürdürdüğü bir aşamada konseyler kurulup, kitlelerin bağımsız aracısız inisiyatiflerinin bu konseylerle devrime yansımasının önüne engel çıkartılmazsa, işte o zaman bu konseyler gerçek anlamda bir savaşım organı kimliği kazanır. Fakat bizde olduğu gibi ayaklanmanın -dağıtıldığı değil ama- adım adım geri çekildiği bir aşamada ortaya çıkabilen forumlar, kaçınılmaz bir şekilde, bu dengenin sakatlanmış damgasını taşıdı. Forumlar, bir savaşım organı değil, bir “özyönetim” deneyine giriştiler. Yaygınlığına, etkinliğine, kitleleri kendine doğru hızla çekmesine rağmen forumlar, bu sakat damganın etkisiyle dağılmaya yüz tuttular. Devrimin temel hedeflerini amaç edinmiş bir savaş örgütü kimliği kazanamazsa, bu türden “özyönetim” organları bir hiçtir. Partimiz, forumları, yerel sorunları tartışan, türlü çeşit dayanışma çağrıları ve tartışma platformuna çeviren anlayışa karşı mücadelesini sürdürdü, bir ayaklanmada zaferi hedeflemeyen forumların kaderinin dağılmak-etkisizleşmek olduğuna dair gerekli uyarıları yaptı. Ancak, o kritik eşik geride kalmış, devrimci dalga yakaladığı zirve konumundan geri düşmeye başlamıştı. Çok değerli bir zaman TD içi tartışmalarla yitirildi.

4- Partimizin süreç içinde yakaladığı fırsatları zamanında değerlendirememesi yanında, bir de sürecin tümüne damgasını vuran başlıca eksikliği vardı. Pratik savaşım alanında ayaklanmacı kitlenin ulaştığı düzeyi, mücadele biçimlerini, araç ve taktiklerini, zafer için yeterli olmadığı, olamayacağı biçiminde doğru tespit etti, ama bu düzeyden pratikte kopup, tecrit olma tehlikesine karşı çok dikkatli davrandı. Esasta doğru bir anlayıştı; fakat bu, ayaklanan kitlelere daha en baştan, genel silahlanma ve halkın devrimci milislerini her yerde kurup bir koordinasyon sağlama çağrısını engellememeliydi. Partimiz, kadrolarını “söylediğini yapan bir parti” anlayışıyla yetiştirmiştir. Öyleyse, bir kez silahlanma ve milisler kurma çağrısı yapıldıysa, Partimiz bu çağrıyı kendi gücüne dayanıp, tek başına da olsa gerçekleştirmelidir; aynen böyle düşünüyordu kadrolar. Bu yaklaşım, yere ve zamana göre değişebilen bir bağlamı mutlaklaştırmak demektir. Diyelim Partimiz, Kürdistan’da örgütlenme, 1 Mayıs’ta Taksim’i zaptetme gibi, kendi gücüne dayalı bir takım görevler için karar aldığında, evet söylediğini mutlaka yapar, yapmıştır. Ama on milyondan fazla insanın sokağa çıktığı bir ayaklanmada aynı parti, kitlelerin eseri olan bir devrimi ilerletmek için, bu kitleyle birlikte, onun içinde hareket etme yeteneğini kaybetmemelidir. Özcesi Partimiz, kendini kitlelerden tecrit etmeden, bu çağrıları yapabilirdi, devrimci halk milislerinin oluşturulmasına dair sözler, her meydanda, her forumda yankılanabilirdi. Çağrıların ne kadar karşılık bulacağı, başka bir sorundu. Tersine, “amacı benimseyen, aracı da benimser” perspektifiyle hareket edildi ve ayaklanma boyunca kitlelere politik şiarlar, hedeflerin belirginleştirilmesi yoluyla bir amaç birliği kazandırma çabasına girildi. Fakat, amaca yönelik araç ve organların netlik kazanası ve bir güç vadetmesi de, amacı benimsemede kolaylık, umut ve cesareti devreye sokacağı unutuldu. Bu yönlü yapılacak çağrıların karşılık bulmaması moralimizi bozmaz, bozmadı, bu yönle endişeler tamamen yersizdi.

Ana hatlarıyla Partimizin ayaklanma boyunca sergilediği zafiyetler bunlardı.

Login Form